Asırlar boyu kayda değer bir tek adam yetiştirememiş olan Câhiliye toplumu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mânevî eğitimi ve irşâdı sâyesinde, ulvî vasıflarla bezenmiş, insanlığa örnek olabilecek çapta pek çok âbide şahsiyet çıkardı. Ve onlar, Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları feyzi, birer îman, ilim ve irfan meş’alesi hâlinde dünyanın dört bir bucağına taşıdılar.
Cihan dershânesinde alık ve abus bir çehreyle dolaşmak; güllerin, sümbüllerin, bülbüllerin, rüzgârların, derelerin ve dağların hâl lisânından bir şey anlamamak, kalbin vîrâneye dönmesidir. Bu ise insana bahşedilmiş olan en kıymetli hazinenin kaybedilmesi demektir.
Kalp îman ve istikâmet üzereyse, zâten bu kâinat kitabında gördüğü her varlık, ona Yaratan’ının kudret ve azametini hatırlatır. Güneş, Ay, yıldızlar, atmosfer, hava, toprak, su, nebâtat, hayvanat, velhâsıl bütün varlıklar, hâl lisânıyla konuşur.
Muhabbet, gönlün hissettiği kemâl sebebiyle bir şeye meyletmesidir. Yani kendini sevdiğine yaklaştıracak şeye daha fazla önem vermesidir. Bu itibarla insan, hakiki kemâlin Allah’a mahsus olduğunu bildiği müddetçe, muhabbeti ancak Allah’a olur.
Kalbimiz, her vitrinden -müsbet veya menfî- mutlakâ bir tesir alır. Gönül dünyamızın keyfiyetini de bu tesirler tayin eder. Bu sebeple kalbimizin Rahmânî vitrinleri mi, şeytânî vitrinleri mi seyrettiğine son derece dikkat etmeliyiz.
İnsan, Allâh’ın sanatındaki hârikulâdelikleri ne kadar çok öğrenir ve üzerinde ne kadar tefekkür ederse, O’nun celâl ve azameti hakkındaki mârifeti, yani Hakk’a yakınlığı da o nisbette artar.
Tefekküri mevti, kalbi yumuşatmak, kalbdeki sevgiyi geçici dünya nimetlerine değil bâki olan Allah'a ve O'nun razı olduğu şeylere çevirerek nefsin ibret almasını temin etmek, tûl-i emeli kırmak, gafleti dağıtmak, tevehhüm-i ebediyete engel olmak, ihlâsı kazanmak ve tevbenin sürekliliğini sağlamaktır.
Âmâ bir sahabinin tefekkür derinliği gözü gören ve gücü yerinde olanlar için ne müthiş bir fiilî nasihattir.
Peygamberimiz geceleri ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibâdete devâm etmiş, gözleri uyusa bile kalbi dâimâ uyanık kalmış, Allâh’ın zikrinden, tefekkür ve murâkabesinden bir an bile uzaklaşmamıştır.
Rabbimiz, biz kullarından, ilâhî kudret ve azametini, kâinattaki büyük nizâmın sır ve hikmetlerini, kullarına olan sayısız ikramlarını tefekkür etmemizi, bu tefekkür neticesinde de dünyânın fânîliğini, asıl hayâtın âhiret hayâtı olduğunu idrâk ederek tevâzû ve hiçlik duyguları içinde, takvâ üzere, güzel bir kul olmamızı arzu etmektedir.