Yaratılıştan bugüne Allah'a inanan kullar, ilahi sırlara vâkıf olabilmenin yollarını aradı. Peki hakikatte ilâhi sırlara nasıl vâkıf olabiliriz?
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tekrarladığı bir sualdir bu: “Düşünmez misiniz? Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” Bu sualleri idrak etmek için insan önce kendisine şunları sormalı: Niçin dünyaya geldin? Niçin yaşıyorsun? Kimin mülkündesin? Rızkını veren kim?..
Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan bugün Türkiye'de tüm camilerde okunan cuma hutbesinin konusu "Miladi yeni yıla girerken bir yılın muhasebesi ve bizim sorumluluğumuz" oldu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Size, sımsıkı sarıldığınız müddetçe benden sonra sapıtmayacağınız iki mühim emânet bırakıyorum. Biri diğerinden daha büyüktür. O da Allâh’ın Kitâbı’dır. Kur’ân, semâdan yeryüzüne uzatılmış sağlam bir ip gibidir. Diğer emânet de âilem, Ehl-i Beytʼimdir...”
Her gece insan; gününün muhasebesini yapmalı, kendi kendisine şu sualleri sormalıdır...
Sohbetler ne kadar ibâdet vecdiyle îfâ edilirse o kadar mânevî tecellî husûle gelir. Zira sohbetler, bir bakıma muhâtaba reçete yazmaktır. Kitaplar, numarasız gözlük gibidir. Kimlerin eline geçeceği bilinmeden meçhûle yazılan mektuplar mesâbesindedir. Sohbetler ise numaralı gözlük gibidir. Zira sohbette sözler ve kalpler, muhâtaplara göre ayarlanır.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de “İnsan, âdetâ sırf gözden, yani derûnî idrâkten ibârettir. Geriye kalansa deridir, ceseddir. Hakikî göz ise, ancak dostu gören, yani onu idrak etmiş olandır. Dostu görmeyen gözü, sen göz sayma!” (c.1, 1406) sözleriyle bize gerçekten gören gözleri anlatır.
Dünyayı kendinden ibaret zanneden çağımızın “değerli” insanı, içine halife olarak yerleştirildiği kâinatta hüküm süren mükemmel silsileyi tefekkür ettikçe, ancak bu kıymetli “oluşa katılarak” değer sahibi olabileceğini görecektir.
Peygamber ahlâkıyla yoğrulan Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri gibiler, kalb-i selîme ulaşmış yüce gönüller oldukları için her hâllerinde Hazret-i Peygamber’in izinde yürürler. Dolayısıyla onlar ve onların izinden gidenler de, her hâlleriyle örnek birer ehl-i îmândırlar.
Önceleri koyu karanlıklar içinde yaşayan Câhiliye toplumu, Efendimiz’in irşâdıyla “gerçek bilenler” hâline geldi. Geceler gündüze döndü. Kışlar bahar oldu. Tefekkür gelişti. İnsan vücûdunun bir damla sudan, kuşun ufak bir yumurtadan, ağacın ve meyvelerin yok denecek kadar küçük bir çekirdekten meydana gelişleri ve emsâlleri üzerinde derin tefekkürler başladı… Hayat, Allah rızâsına endekslendi. Merhamet, şefkat ve hakkı tevzîdeki derinlik zirveleşti.