Yaşadığımız kâinat, fiilî bir Kur’ân ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîleri ile müzeyyen bir sanat hârikasıdır. Cenâb-ı Hak, kullarının rûhen zarifleşip hassasiyet kazanarak ilâhî azamet tecellîleri ve kudret akışlarını gönül gözüyle seyredebilmesini ve bunun neticesinde kendisi ile bir dostluk kurulmasını arzu etmektedir. Bu vesile ile Kur’ân-ı Kerîm’de çok çeşitli ve hayran bırakıcı muhtelif üsluplar kullanmıştır. Bu üsluplardan biri de bazı varlıklar üzerine edilen yeminlerdir. Öyleyse Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de niçin bazı varlıklar üzerine yemin etmektedir?
Allâh’a îmân etmek, merhametli olmayı îcâb ettirir. Zira Cenâb-ı Hakk’a îmân eden kişi O’nu sever ve emirlerine itaat eder. Hattâ zamanla O’nunla alâkası olan her şeyi derece derece sevmeye başlar. Cenâb-ı Hak ise Kur’ân-ı Kerîm’de en çok Rahmân ve Rahîm sıfatlarını hatırlatır ve devamlı mahlûkâtına merhametli davranmayı emreder. Bu durumda bir mü’minin hem Cenâb-ı Hakk’ın emrine riâyet etmesi, hem de O’nun ahlâkıyla ahlâklanması îcâb eder. Merhametten uzak bir gönül ise, Allah’tan uzak ve nasipsiz bir gönüldür.
Akılla pek çok ilâhî hakîkat kâmil mânâda kavranamayacağı içindir ki İslâm, “gayba îmân”ı emreder. Bu gerçeğin en kuvvetli delillerinden biri, “rûhun mâhiyeti” hakkındaki târihî iddia ve münâkaşalardır.
Filibeli Ahmed Hilmiʼnin A‘mâk-ı Hayâl adlı eserinde, beşerî aklın kifâyetsizliğine dâir bir hikâye vardır. Hulâsaten naklettiğimiz bu hikâyede de, Râcî uzun bir müddet görüşemediği Aynalı Babaʼyı ziyârete gider. Aynalı Baba, kısa bir hasbihâlden sonra, ona mûtâdı olduğu üzere bir kahve ikram eder ve ney üfler. Râcî bu neyi dinlerken yine hayal âleminin derinliklerine dalıp gider ve bir rüya görür. Esâsen hayat da bir nevî rüyadan ibârettir.
İsmi, Samir Nebîl. Yemenli bir baba ile Sırp bir annenin oğlu. Sırbistan'da tıp eğitimi aldığı sırada sosyal medyada, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin "Kainat, İnsan ve Kur'ân'da Tefekkür" adlı kitabına rastladı. Okuduktan hemen sonra, kitabın muhteviyatına uygun bir karar alan Samir'in İslam hakkındaki fikirleri değişti ve Müslüman olmaya karar verdi. Bu kararından 80 gün sonra umre ve hac için çıktığı seyahat sırasında şehit olan Samir, ardında, nasıl İslam olduğunu açıklayan bir yazı ve vasiyetini bırakır.
Cenâb-ı Hak, insanın kâinatı boş ve kavrayışsız bir nazarla değil; hikmeti idrâk edecek bir dirâyet ve basîretle müşâhede etmesi lâzım geldiğini ifâde eder. Kur’ân-ı Kerîm’de ateş ile ilgili ayetler mevcuttur. Yaşadığımız hayatta ateşin tüm güzelliklerinden faydalanmamıza rağmen ne kadar tefekkür ediyoruz.
Efendimiz (s.a.v.), kendisinden, ezâ ve cefâlarından iyice bîzâr oldukları "müşriklere" lânet etmesini isteyen sahabilerine : “Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim.” buyurdular.
İnsanoğlu yaratılış itibârıyla tefekküre meyyâldir. Fakat insan aklını nefsânî hesapların dar hudutlarından kurtarıp hakka ve hayra yönlendirecek bir rehbere ihtiyaç vardır. En emin rehber ve kılavuz ise Allâh’ın kitâbı Kur’ân-ı Kerîm ve onun fiilî bir tefsîri olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.
Şu âlemde her şey bir hikmet ve fayda için yaratılmıştır.