Ne acâyiptir ki insan, son derece şâşaalı ve müzeyyen bir saray görse ona hayran kalır. Onu hatırından çıkaramaz, hayâtı boyunca onun güzelliğini anlatıp durur.
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde yedi kat semâdan bahsetmektedir. Görülebilen birinci kat semâ ise diğer katları insanoğlunun akıl ve idrâki nasıl kaldırabilir ki?!
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi rahmetin tefekkür dünyamıza nasıl yansığından misaller veriyor.
Cenâb-ı Hak, sağlam bir şekilde binâ ettiği semâyı dâimî sûrette genişlettiğini ifâde etmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin delillerinden biri, göklerde, yerde ve yıldızlarda sergilenen ilâhî saltanattır. Göklerdeki hârikulâdelikleri tefekkür etmemek, insan idrâkinin muazzam bir hikmet sergisinden mahrum kalmasına sebep olur.
Semâlar, nasıl ki yıldızlar ile kıyâmete kadar saltanatlı bir kudret ve azamet tecellîsi olarak kalacaksa, Kur’ân da insanlığın bir ikbâl ve istikbâl semâsı gibi “âyet” yıldızları ile parlayacak ve kıyâmete kadar yaşayacaktır. Bu cihetledir ki, cihânın en hayırlı ve mes’ûd insanları, Kur’ân gölgesi altında yaşayan ve onun hayat nûru ile beslenenlerdir.
Tefekkür, kelime mânâsı bakımından; “ibret alarak bir şey üzerinde teksîf olmak ve derinleşmek” demektir.
İnsan ömrü, tefekkür derinliğiyle bakabilen bir kimse için aslında ne büyük bir ibrettir. Zira insan taze bir filiz gibi, bir çocuk olarak dünyaya gelir, gitgide serpilip büyür, genç ve dinç bir delikanlı hâlini alır. Fakat bu gidişat, orta yaş ile birlikte, tersine döner. Âdeta vücutta bahar-yaz bitip, sonbahar-kış başlar…
İnsan, Allâh’ın sanatındaki hârikulâdelikleri ne kadar çok öğrenir ve üzerinde ne kadar tefekkür ederse, O’nun celâl ve azameti hakkındaki mârifeti, yani Hakk’a yakınlığı da o nisbette artar.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Araf Sûresi’nde ismi zikredilmeden Bel’am bin Baûra’nın yaptıkları ve düştüğü durum anlatılır. O, bu âyetlerde, dili sarkmış tamahkâr bir köpeğe benzetilmiş ve büyük bir âlimken nasıl zâlimlerden birisi olduğu ibret olmak üzere hikâye edilmiştir.