Hakîkate ulaşmak, ancak tefekkür ve istidlâl ile mümkündür. Delilleri, yani ilâhî kudret nakışlarını ve azamet tecellîlerini işitip görme husûsunda sağır ve kör gibi davranan kimse, nasıl olur da doğruyu bulabilir ki? Bu sebeple; “Bilgiler duyguları uyandırmıyorsa ilim de olmaz.” denilmiştir.
Günün en kıymetli kısmı, gecenin üçte ikisinden sonrasına tekâbül eden seher vakitleridir.
Rûm Sûresi, Mekke döneminde nâzil olmuştur. Yalnız 17-18. âyetler Medine döneminde inmiştir. 60 âyettir. İranlılar ile Rumlar’ın yapacağı savaşta Rumlar’ın gâlibiyetinden bahseden olaydan hareketle sûreye bu ad verilmiştir.
Yüzakı Dergisi 136. sayısında Ramazân-ı şerîfe özel hazırladığı dosyasında okuyucularını bekliyor.
Boğulmak bizden uzak, yüzmek bizimle olsun. Rûh deryâ deniz gezsin, benlik kıyıya vursun!
Bir düşünecek olursak, üzerine basıp geçtiğimiz yer, bugüne kadar gelen milyarlarca insanın toprağa dönmüş cesetleriyle doludur. Sanki üst üste çakışmış milyarlarca gölge gibi… Yarın bizler de toprağın sînesine amellerimizle gömülerek bu kesif gölgenin içine süzüleceğiz. Ondan sonra ebedî bir hayat ve sonsuza yolculuk başlayacak. O hâlde biraz durup düşünelim: Ânı, sonsuzla değiştirmek, hangi aklın kârıdır?!
Bir mü’minin nefsinin yedi sıfatında terakkî edebilmesi için vücûdunun müştemil bulunduğu letâif-i seb’a denilen letâifin de zikir, fikir ve tefekkürle tasfiye ve terbiye görmesi lâzımdır. O yedi sıfat da: Kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs ve ceseddir.
İnsan, sahip olduğu bütün nîmetlerin hesâbını vereceğini unutmamalıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın bize olan en büyük lûtufları, bunca mahlûkât içinde “insan” olarak yaratılıp, müslüman bir çevrede dünyaya gelmemizdir. Bundan daha büyüğü ise Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap ve Peygamber Efendimiz’e ümmet olmamızdır.
Göklerde uçan kuşlara, evcil ve yabânî hayvanlara, gözle zor görülen küçücük böceklere dikkatle bakmak gerekir. Zira onlarda öyle acâyiplikler vardır ki onları yaratan Cenâb-ı Hakk’ın azamet, kudret ve hikmetine hayran kalmamak elde değildir!