Kendimize sık sık sormamaız gerken 5 soru... İbadetlerimizin keyfiyeti, aynı zamanda kalbimizin mânevî grafiği gibidir. Kendimizi bu hususta sık sık kontrol etmeliyiz.
Mü’min bir kul olarak Allah'ın verdiği nimetlere dilimizle şükrederek “Elhamdülillah!” deriz. Davranış ve hâlimizle şükrederek, o hâlin gereği olan kulluk ve ibadetle vaktimizi değerlendiririz. Îmanın, ilmin ve tefekkürün şükrü olarak, bunları başka insanlarla da paylaşırız. Sahip olduğumuz her bir nimetin, kendi cinsinden bir şükrü olduğunu bilir ve muhtaç kimselere vazifemiz ve borcumuz olan bu şükrü gücümüz yettiği kadar îfa etmeye çalışırız.
Musa Topbaş Efendi’den -rahmetullahi aleyh- zenginlere uyarılar...
Mü’min, bir nîmete nâil olduğunda dâimâ; “Bu Rabbimin fazl u keremindendir.” diyerek nîmeti asıl sahibine izâfe edip şükretmelidir. Nefsânî bir şımarıklık içinde; “Ben kendi gücümle kazandım, ben kendi ilim ve kâbiliyetimle elde ettim.” diyerek nefsin hoyratlığına dûçâr olmak yerine; “Bütün nîmetler Sen’in lûtfundur yâ Rabbî!” hissiyâtı içinde “hiçlik” zirvesine ulaşmayı hedeflemelidir.
Âyet-i kerîmede buyurulur: “Allâh’a koşun!..” (ez-Zâriyât, 50) Cenâb-ı Hakk’a ilticâ, yegâne çaremizdir. Zira insan ne kadar gayret etse, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği sayısız nimetlerin bir tanesini dahî ödemesine imkân yoktur.
Kavuşulan yeni imkânlar, geçmişin gerçeklerini unutturmamalı, aksine bütün çıplaklığıyla hatırlatmalı ki, bu yeni nimetlerin kadr ü kıymeti bilinebilisin. Hadisi şerifte Abdurrahman İbni Avf hazretlerinin bu anlamda başından geçen bir hadise anlatılıyor.
Mü’min, güç ve kudretin ancak Allah’tan olduğuna inanarak, hizmetlerdeki başarısından dolayı nefsine bir pay çıkarmamalıdır. Hattâ Cenâb-ı Hak kendisini böyle bir hizmetin gerçekleşmesine vesîle kıldığı için, O’na karşı şükrünü artırmalıdır.
Hayat, med ve cezirler içinde geçer. Zaman zaman kıtlık ve zorluklar; zaman zaman bolluk ve kolaylıklar; zaman zaman ıstırap ve hicranlar; zaman zaman da sürur ve huzur hayata hâkim olur.
İnfâk eden kimse, infâkı alan kimseye karşı derin bir teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Zira bu sâyede kendisi mes’ûliyetten kurtulup, niyeti ölçüsünde büyük bir ecre nâil olmaktadır.
İslâm dîni cemiyet nizâmını mânevî ve maddî olmak üzere iki temel üzerine kurmuştur. Müslümanın namazı, evrâd ve ezkârı cemiyetin mânevî hayatını tanzim ederken, Müslüman olan zenginlerin verdikleri zekât ve malî ibadet de maddî nizamı tesis etmektedir.