Şeyh Edebali Hazretleri’nin en büyük eseri, birçok zevât-ı kirâmın yaptığı gibi kitaplar değil, birbirini takip eden îman ve İslâm yolunda seferber mücâhid nesiller olmuştur. Bu anlamda 623 senelik Osmanlı cihan devleti de Edebali silsilesinin böyle bir gönül eseridir.
Hüdâyî’nin mânevi mertebeleri kısa zamanda kat’ederek yükselmesi ve şeyhine halîfe olması ba’zı dervişlerin kıskançlığını mûcib olmuştu. Hüdâyî’nin üç sene gibi kısa bir zamanda bu derece yükselmesini için için çekemeyenler vardı. Durumu sezen Hz. Üftâde, Hüdâyî’nin büyüklüğünü göstermek için şöyle bir plân hazırladı.
Yüzakı Dergisi Şubat [2016] sayısında "ruhun baharını" arıyor.
Üftâde Hazretleri'ne intisâb eden Hüdâyî Hazretleri, O’nun yanında sıkı bir riyâzat ve nefs terbiyesine başladı. İşte Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri'nin manevi yolda yaşadığı nefis terbiyesi ve bunları bir bir aşma macerası.
Ruhların yaratılması, önce âleme, daha sonra da bedenlere gönderilmesi ve ardından yeniden dirilme esnasında tekrar bedenlere gönderilme devreleri...
Tasavvufî terbiyede en önemli vasıtalardan birinin “zikrullah” olduğunu daha önce ifade etmiştik. Allah dostları, zikrin kalpte dâimî bir idrak hâlinde yaşanabilmesi ve insanın âdeta zikrin içinde kaybolup asıl mezkûr olan Cenâb-ı Hak’ta fânî olması için, tarih boyunca muhtelif usûl ve metotlar belirlemişlerdir. İşte bu metodlardan biri de insan vücudunun muhtelif bölgelerinde bazı letâifler (rûhânî merkezler) belirlemek sûretiyle zikr-i küllîye erişme yoludur.
Şâhid olduğu büyük kerâmeti üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin mânevî terbiyesine giren 1. Ahmed Han, bu mânevî takviye ile şahsiyetinin kemâline ulaştı. Böylece fenâ fi’ş-şeyh olup onunla âdeta aynîleşti.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, sadakanın, tefekkürün, merhamet ve samimiyetin öneminden bahsettikten sonra bâtınî günahları anlatıyor. Son olarak da letaifin ne olduğundan bahsediyor.
Letaifin ne olduğunu ve letâiflerin hangi bölgelerde yer aldıklarını anlatan makaleyi istifadenize sunuyoruz.
Bedenimiz, rûhumuz ve hayatımız, bizlere verilmiş mukaddes bir emanettir. Emanetin sahibi de Allahʼtır. Bize düşen; sahibinin istediği istikâmette onları en güzel şekilde değerlendirebilmektir. İnsan hayatında huzur ve saâdetin başka yolu yoktur.