Mü’min; “…Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) âyetinin sırrına ererek, muhtâcın istemesine bile lüzum kalmadan, onun sıkıntısını sîmâsından anlayabilecek bir firâsete ulaşmalıdır.
İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak isteyen bir mü’min, elindeki nîmetlerden muhtaçları da faydalandırmalıdır. Elinden, dilinden, hâlinden, kālinden, velhâsıl maddî-mânevî bütün imkânlarından ikram hâlinde olarak, Hakk’ın rızâsını aramalıdır.
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu, hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz. Zira gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır.
Günümüzde değer hükümleri hızla değişmekte bundan dilimizdeki kavramlar da nasibini almaktadır. Dilimizde ve kültürümüzde var olan "İyi insan" "İyi Müslüman" kavramı giderek önemini kaybediyor. Prof. Dr. İsmail L. Çakan’ın yeni baskısı yapılan "İyi Müslüman" kitabında, yüce dinimizin tanımladığı insan kavramı ve nitelikleri hadisler ışığında açıklanıyor.
Tarih boyunca insanların en samimi dostlarından biri kediler olmuştur. Evlerin kiler ve mutfaklarındaki tahıl çuvallarına dadanan farelere karşı etkili bir silah olarak da kullanılan kediler, hayatımızın bir parçası olmuş, atasözlerinden hikâyelere kadar kültürümüz içinde geniş bir yer tutmuşlardır.
Para ile imtihanın, tasavvufî hayata ehemmiyet veren bir insana tesir etme riski var mıdır? Tasavvufun bu mânâda gönül-akıl terbiyesinde ne kadar etkisi olur?
Bu kâinatta zerreden kürreye kadar var edilen her şey, ilâhî bir sanat harikası ve ilâhî kudretin bir vitrini olarak yaratılmıştır. Nefsânî arzularını bertaraf edebilen kimseler için bu vitrinler, kula acziyetini tattırarak Allâh’a yaklaştıran ilâhî bir lütuftur. Bu lütufları gören ve idrâk eden ise hakikatte göz değil, hissiyâtın merkezi olan kalptir.
Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsan kendisini en doğru şekilde son nefesinde tanır. O anda güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün bir ömrü, kalp gözünün önünde sergilenir. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi de inemez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı derin bir pişmanlık iklimine sokar. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.
Nefs; içimizdeki bütün kötü isteklerdir, süflî arzulara duyulan meyildir. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran bütün şeytânî hisler, nefsten ibârettir. Dünya, yaratıldığı günden beri kulların kulluk değerinin tespit edildiği bir imtihan dershânesidir. Bu sebeple insanoğlu hem kötülüklerle donatılmıştır hem de iyiliklerle… Yine bu sebepledir ki nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye, yâni tasavvufî eğitim şarttır.
Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanımanın ve O’na muhabbetin en büyük delîli, O’nun sünnetini güzelce tatbik edebilmektir. Kalplerde Muhabbet-i Muhammedî olmadan sünnete ittibâ, sûretâ ve zoraki bir ittibâdır ki, gönül feyzinden, rûhâniyet ve mânevî bereketten mahrumdur.