Cenâb-ı Hak ehl-i kitap hakkında şöyle buyurur: “Ey îmân edenler, Allah’tan korkun. O’nun Peygamberi’ne de îmân edin ki, size rahmetinden iki kat nasip versin, size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lûtfetsin ve sizi affetsin. Allah Teâlâ çok mağfiret edici ve çok merhametlidir.” (el-Hadîd, 28)
Peygamberlerin beş sıfatı (ismet, sıdk, fetanet, emanet, tebliğ) dışında, yalnız Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e âit olan sıfatlar da mevcuttur.
Esas maksadı insanı hidâyete erdirmek olan Kur’ân-ı Kerîm’in çok sayıdaki âyetinde, bilhassa tevhid akìdesine dikkat çekmek üzere tabiat ilimlerinin sahasına giren konularda verdiği özlü bilgilerin, daha sonra modern ilim tarafından da keşfedilmesi, onun ayrı bir mûcizevî yönünü teşkil etmektedir. Yani Kur’ân-ı Kerîm dâimâ önde gidiyor, ilim ise onu ardından tâkip ediyor.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, Ramazan-ı Şerif'in tüm hayata yayılmasının ehemmiyetinden, Ramazan'daki ibâdetlerimizin kabûlünün delîlinin ne olduğundan ve tüm hayatımızı Ramazan rûhaniyetinde yaşamamız için neler yapmamız gerektiğinin püf noktalarından bahsediyor.
Fâtih Sultan Mehmed Han, ashâb-ı kirâm zamanından beri devam edegelen ve İstanbul’un fethini hedef alan ulvî bir heyecan şerâresi hâlindeki hamlelerin sonuncusunun başkumandanlığını yapıyordu.
Gaflete dalan insan, diliyle yaptıklarını, eliyle yaptıkları kadar önemli görmeme hatasına düşer. Hâlbuki çoğu zaman dilin kalplerde açtığı yarayı hiçbir şey açamaz. Bu sebeple; “Dilin kemiği yok” bahanesine sığınarak ağızdan ok misâli geri dönüşü olmayan sözlerin çıkmasına göz yummak, ağır bir uhrevî vebaldir. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Özür dilemeni gerektirecek sözü söyleme.” buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)
Fâtih Sultan Mehmed Han, devrinin en büyük âlimlerinden ders almış bir pâdişahtı. İlmî müzâkerelere katılır ve bâzen kendisi re’yini bildirerek ilimdeki mahâretini izhâr ederdi.
Kur’ân-ı Kerîm’in indiği toplum, edebiyâtın zirvesinde idi. Panayırlarda herkesin huzûrunda belâğat ve fesâhat müsâbakaları yapılırdı. Toplum yediden yetmişe güzel söz ve şiirle meşgul olurdu. Buna rağmen bütün edebiyat ustaları, Kur’ân-ı Kerîm’in belâğat, fesâhat ve hârikulâde nazmı karşısında çaresizlikten kıvranmış, sükûtun derinliklerine gömülmek zorunda kalmıştır.
Cenâb-ı Hak, rızkın temini hususunda mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla muhtâcı gözetmek, Allah Teâlâ’nın bizlere olan ihsanlarından onlara pay ayırabilmek, büyük bir fazîlettir.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi İslâmi ölçülere uygun bir düğünde dikkat etmemiz geren husuları açıklıyor.