Kalbin, Allâh’tan başka hiçbir şeye “aşk” sayılacak bir derecede muhabbet beslemesi, aslında gerçek bir mümin olmak için uygun görülmez. Bu fânî aşklar, ilâhî aşka bir istasyon olduğu takdirde hoş görülür.
Asr-ı Saâdet mü’minleri, namazlarını edâ ederken “Cenâb-ı Hak ile vuslat” heyecanı yaşarlardı. Namazlarını, dünyaya vedâ etmek üzere olan kişinin son namazıymış gibi büyük bir hasret ve huşû ile îfâ ederlerdi.[1]
Mânevî terbiyenin en mühim vasıtalarından biri olan “sohbet”ten lâyıkıyla istifâdenin ilk şartı, onun kıymet ve mâhiyetini idrâk etmektir.
Mânevî fetih ordusu olan velîler, gönül âlemlerinin zenginliğini, yeni fethedilen ülkelerin her karış toprağına olduğu kadar, insanların kalplerine de nakşetmişlerdir.
Ecdâdımız Osmanlı’nın ince bir siyaset olarak, yeni fethedilen yerlere evvelâ, gönül ehli, sâlih ve velî zâtlar iskân etmesi de büyük hidâyetlere vesîle olmuştur. Nitekim bugün Balkan ülkelerinde var olan bütün müslüman halkların mevcûdiyeti, ilk Osmanlı fetihleri ve iskân siyâsetinin bir eseridir.
Muhabbet, seven ile sevileni aynîleştirir veya biri diğerini benliğinde yok eder. Muhabbet arttıkça, yöneldiği varlıkla alakalı her şeyi içine almaya başlar ve onlara nüfûz ile sirâyet eder.
Nefsi tezkiye ederek iç âlemi bâtınî putlardan da arındırmak; zor, fakat elzem bir vazifedir.
Ashâb-ı kirâm, dinlerini muhafaza edebilmek ve Mekke müşriklerinin zulmünden kurtulmak için vatanlarını, evlâtlarını ve mallarını terk ederek uzak diyarlara hicret ettiler.
Dâr-ı bekâya göçmeden evvel Peygamberimizin pek çok vazifesi ve salâhiyeti vardır.
“Sözle eğitim olmaz!” mı?