Keşif ve kerâmet gibi müstesnâ hâller, bâzı kullara, kimi zaman ilâhî bir lûtuf, kimi zamansa ilâhî bir imtihan olarak verilen, fakat aşılması gereken merhalelerdir. Bu merhalelerde takılıp kalmak, Hak yolcusunu asıl maksadından uzak düşürür.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, eserlerinde sıkça kullandığı “ilâhî kudret akışları” ifâdesiyle kastettiği mânâyı anlatıyor.
Güneşin ışığında oynaşan çiçeklerin mavisi, pembesi, onların gönül açan tebessümleri ve rûhu okşayan güzel kokuları… Ve saymakla bitmeyecek diğer güzellikler… Duygu derinliğine sahip bir kalp için, her yer harikalar sergisi…
Mânen kemâle ermek için, bir mürşid-i kâmilin rehberliğine tâbî olmak îcâb eder.
Kur’ân’ın kısa bir sürede ortaya çıkardığı Asr-ı Saâdet bambaşka bir devir idi. Bütün dünya, o asrın güzîde toplumunu hayranlık içinde seyretti, bugün de hâlâ hayranlığını izhâr etmektedir.
Gerçek sevginin kantarı fedakârlıktır.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.” (c.6, 1861) sözleri ile neler anlatmak istiyor?
Îman, bir ışık kaynağına benzer. Nefsânî ve şeytânî rüzgârlar, bu ışığı söndürmek için ömür boyu her fırsatta esip dururlar. İşte ibadetler, bu menfî rüzgârlara karşı, îman ışığını koruyan bir fânus gibidir.
Aşk, çırpınışla başlar. Hayat okyanusunu aşıp vuslata erebilmek, hep bu aşk ve vecd çırpınışlarının feyizli ve bereketli zemininde gerçekleşir. Ve arayışlar, böyle bir çırpınış hâline dönüştüğü ân, arananın bulunacağı ândır. İşte Hazreti Mevlânâ'nın anlattığı insan-ı kâmil arayışı...
Yaşanmış, târihî bir vâkıa olan şu misal, her hâlükârda, tevekkül ve teslîmiyetle Allâh’a sığınan bir kulun Cenâb-ı Hak tarafından bazen düşmanı eliyle bile nasiplendirildiğinin güzel bir misâlidir.