İnsanlara sohbet ederek onlara hakkı ve hayrı telkin edecek bir mü’minde şefkat ve merhamet duygularının çok güçlü olması lâzımdır. Merhamet, sohbet eden kişinin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibi dâimâ varlığını ve sıcaklığını korumalıdır.
Cenâb-ı Hakkʼın rızâsına ermek istiyorsak, evvelâ Oʼnun hakkımızdaki takdîrine râzı olmayı bilmeliyiz.
Sabır, büyük ve çetin bir imtihan mevzuudur. Sabrın dünyevî tarafı acı, fakat uhrevî tarafı ilâhî mükâfatlarla doludur.
Mânevî terbiyenin en mühim gâyelerinden biri “el kârda gönül Yâr'da” düstûrunu kazandırmaktır. Bu düstur sadece ibadetler esnâsında değil, dünya ile meşgûliyette bile gönlü Hakkʼa verebilmek ve hayatın hiçbir safhasında Oʼndan gâfil kalmamaktır. Böylece dâimî bir zikir hâline kavuşabilmektir.
Gül ve çiçek manzaraları, en haşin ve nâdân bir insanı bile tebessüm ettirir. Onun için, insanlara rehberlik yapan ve sohbet eden kişiler de böyle gül tabiatlı olmalı, en katı kalpleri bile yumuşatıp, en abus çehreleri dahî gülümsetebilmelidir. Tebessüm, bir sohbetçinin tabiat-ı asliyesi hâline gelmelidir.
Meşhûr menkıbelere göre Yûnus Emre, çok fakir bir kimse olup geçimini çiftçilik yaparak temin etmekteydi.
Nefsânî ihtiraslar, kalp gözünü perdeleyerek insanın hem dünyasına hem de âhiretine zehir saçar.
Hayatımızı kendimiz için bir ebedî azap değil de sonsuz bir saâdet sermayesi kılabilmemiz için en başta nefislerimizin aşırı arzularına dur diyebilecek bir sabır ve dirâyeti son nefese kadar elden bırakmamak îcâb eder.
Sohbet eden kişide, benlik ve iddiâ, yerini muhabbet ve tevâzûya terk etmelidir. Zira tevâzû, sözü müessir kılan bir özelliktir.