Sıra dışı hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmek, ilim işidir.
Bâyezîd-i Bistâmî, -rahmetullahi aleyh-, Allah Teâlâ’yı zikrederken büyük bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Namaz kılarken, âdeta kemiklerinin çatırdadığı duyulurdu. Bu hâl, onun Cenâb-ı Hakk’a karşı duyduğu haşyetin ve ilâhî emirlere bağlılığın bir eseri idi.[1]
Özellikle dini sohbet edenler, kardeşlerinin her hâliyle ilgilenmeli, dertleriyle dertlenmeli, sevinçleriyle sevinmeli ve onları hakîkî bir dost bilmelidir. Dostluk ve kardeşliğin hâl lisânına da âşinâ olmalıdır.
Sohbet eden kişi, görüştüğü kardeşleriyle ilgilenmeli, onların karakter ve ahlâkını çok iyi bilmelidir ki, onların rûhuna tesir edecek, onlara huzur ve mânevî neşve verecek bir yol bulabilsin.
Bir insan, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile, son nefesinden önce hidâyete nâil olarak bütün günahlarından arınma imkân ve ihtimâli vardır.
İnsanlara ve hattâ bütün mahlûkâta bakışta bu mahviyet hâlini kazanabilmek, kulun Rabbine karşı sahip olması gereken kulluk edebini takviye eder. Zira kulun ilâhî kudret ve azamet karşısındaki hiçlik ve yokluğunu kavraması, kulluk edebinin başıdır.
Kendimizde bulunduğunu düşündüğümüz fazîletlerin belki de daha üstünü, küçük gördüğümüz nice kimsede mevcut olabilir. Bu sebeple Allâh’ın kullarını hor görmek, hakîkatte kendimizi küçülten yanlış bir davranıştır.
Hakkʼın dergâh-ı izzetine yol bulabilmek için, evvelâ mânevî terbiye ile nefsin hevâ ve hevesini bertaraf etmek zarurîdir.
Hakkʼa en güzel kullukta bulunan âbidler, Oʼna lâyıkıyla ibadet edebilmekten âciz olduklarını anlamış olanlardır.
Müʼmin, öncelikle nefsinin hile, tuzak ve tehlikelerini bilmeli ki ona gerekli tedbirlerle, yani takvâ ve amel-i sâlihlerle mukâvemet edebilsin.