Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mânevî makâmı yükselip Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı arttıkça tevâzuu da artmıştır. Kalbini dâimâ kontrol etmiş, gaflete düşüp de Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşmamak için her an teyakkuz hâlinde bulunmuştur. Hiçbir zaman nefsinden râzı, hâllerinden emîn olmamıştır.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Yanında anıldığım kişi bana tam bir salât ü selâm getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim. Allâh’ım! Benimle alâkasını devam ettirenle Sen de alâkanı devam ettir. Benimle alâkasını kesenle Sen de alâkanı kes.” (Deylemî, el-Firdevs, III, 634)
Dînin gâyesi; zarif, güzel ve hassas insanlar yetiştirmektir. Kâmil mü’minler, güler yüzleriyle bütün varlıklara tebessüm hâlindedirler. Onların gönül âlemleri, bütün mahlûkâta bir rahmet dergâhı hâlinde açılmıştır. Zira Hâlıkʼın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanan kâmil mü’minler; açan çiçeklerin, öten kuşların, meyveli ağaçların hikmetinde derinleşerek çiçekler gibi ince ruhlu ve nâzik; meyveli ağaçlar gibi cömert ve ikram sahibi olurlar.
Hazret-i Ali (r.a.) dört şey devam ettiği müddetçe din ve dünya, huzur ve selâmetle ayakta duracağını anlatıyor.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, gözümüzün, kulağımızın, ağzımızın, kalbimizin şükrü nasıl yapacağımızı anlatıyor.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bir mektubunda şöyle yazmıştır: "Fazîlet, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şerefli sünnetine uymaya; meziyet de O’nun getirdiği şerîati yaşamaya bağlıdır. Meselâ, sünnete ittibâ niyetiyle öğle uykusuna yatmak, sünnete muhâlif (bir şekilde îfâ edilen) pek çok nâfile ibadetten daha fazîletlidir…"
İnsanın yüzü-gözü, üstü-başı bir nevî vitrinidir. Bütün varlıkların bilinen lisanları dışında bir de hâl lisânı vardır. Yani insan, ağzıyla konuşmasa bile duruşuyla da bir beyan hâlindedir.
Bütün Sahâbe-i Kirâm, Allâh ve Resûlü’nün emirlerine itaat husûsunda son derece hassas davranırlardı.
Kâmil mü’minler; sabırlı, mütebessim ve insanların dertlerini omuzlamaya tahammüllü kimselerdir.
İnsan neden yaratıldı? Kulluğun, mârifetullâhın ve muhabbetin bu yaratılıştaki yeri ne? En güzel kıvamda yaratılan insana düşen sorumluluk ne kadar büyük, ne kadar yüce?..