Akıl mahlûktur. Akıl, Allâh’ı delîl ile tanıyarak ispat edebilir. Çünkü o eserden müessire, san’attan san’atkâra ulaşır. Hikmeti ise, ancak vahyin ışığında çözebilir. Fakat aklın, vahyin muhtevâsını kavramakta da salâhiyet ve iktidârı mahdûddur.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hak’tan üç türlü ilim telakkî etmiştir...
İnsana Rabbinden bir sır olarak üflenen rûhun mâhiyetini tam olarak bilmek mümkün değildir. Zîrâ o öteler âlemine âit olup beşer idrâkinin kavrayamayacağı bir mâhiyet arzetmektedir.
Ruhların yaratılması, önce âleme, daha sonra da bedenlere gönderilmesi ve ardından yeniden dirilme esnasında tekrar bedenlere gönderilme devreleri...
Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Âdem’in topraktan yaratılış safhaları şöyle beyân buyrulmaktadır...
Rivâyet edilir ki, Yüce Mevlâ, Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratmak istediği zaman yeryüzüne: “Ben, senin toprağından kendime halîfe yaratacağım. Onlardan bana itaat edenler ve isyânda bulunanlar olacaktır. Bana itaat eden kimseyi cennete; isyân eden kimseyi de cehenneme sokacağım.” diye ilhâm etti.
Kâinâtın hâlıkı ve mâliki olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmâr etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak “insan”ı yaratmayı murâd etti.
Hak Teâlâ birçok âlem yaratmıştır. Bu âlemlerin 18.000’den 360.000’e kadar olduğuna dâir muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetler, insan aklının âlemlerin sayısını idrâk edemeyeceğinden dolayı kesretten kinâye sayılabilir.
Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük müfessiri Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğu için bütün hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsîri mâhiyetindedir.