Şâh Abdullah Dehlevî Hazretleri, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne yazdığı bir mektubunda, onun sahip olduğu mânevî kıymet ve dereceyi anlatıyor.
Bâzı cezbeli müridlerin heyecan taşkınlığı içinde söyledikleri; “Benim şeyhim bir şeyi dilerse Allah onu mutlakâ verir…” gibi sözler; muhabbet, hürmet ve bağlılığın, hadd-i lâyığından çıkarak, ifrat ve taassup derecesine varmasının bâriz bir misâlidir.
Tasavvufta mânevî ilerlemenin asıl sermayesi muhabbet, onun tezâhürü ise âdâba riâyettir. Mürşid-i kâmillerle kalbî irtibâtın, yani râbıtanın asıl sermâyesi de muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi, muhabbette de aşırıya kaçmak, insanı yanlış yollara sürükler.
Müʼmin, evvelâ Kur’ân ve Sünnetʼten hak ve hakîkatin mâhiyetini öğrenmelidir.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sahih ve gayr-ı sahih tarikatlar bulunmaktadır. Es’ad Efendi, sahîh bir tarîkata girip bir mürşid-i kâmile intisap ederek onun verdiği vazifeleri âdâbına uygun olarak icra eden müridin kalbine zikrullahın nakşolunacağını ve iyice yerleşeceğini söyler.
Kulu, yaratılışındaki esas gâye ve maksada ulaştıran her türlü yol ve vâsıta, bir vesîledir. Allâh’a yaklaşmak için bu vesîlelere sarılmaya da tevessül tâbir olunmuştur. Daha husûsî mânâda ise, duânın kabulüne sebep olacağı ümidiyle başta esmâ-i hüsnâ, Kur’ân-ı Kerîm, sâlih ameller, peygamberler ve sâlih zâtlar vesîle kılınarak Allah’tan bir şey istemek, arzu edilen bir şeyin elde edilmesi veya arzu edilmeyen bir şeyin def edilmesi için O’na duâ ve ilticâda bulunmak demektir.
Bâzı kimselerin, mensub oldukları mânevî yola muhabbette haddi aşarak; “kendi yolunun en günahkârının bile, kırk kişiye şefaat edeceği, âhirette kendi mürşidinin eteğine tutunanların doğrudan Cennet’e gidecekleri” şeklinde, şer’î esaslarla aslâ te’lif edilemeyecek tarzda, asılsız, mesnedsiz, hezeyana dönüşmüş heyecan taşkınlıklarına da rastlanmaktadır.