Muhterem Üstaz Mahmud Sâmi Ramazanoğlu kuddise sırruh hazretlerinin dâr-ı bekaya irtihallerinin otuz dördüncü sene-i devriyesini idrak etmekteyiz. Yüce Rabbimiz o güzel Allah dostunun izinde bir hayat geçirebilmeyi cümlemize nasib eylesin.
Sırf kendini kurtarmaya çalışan, başkalarının manevi kurtuluşuna hizmet etmeyenler, gönül insanı sayılamaz. Gönül adamı adı üstünde kalbini ihya etmiş, yaratılanı Yaratandan ötürü sevmiştir. Kendindeki güzellikleri başkaları ile paylaşmaya hazırdır gönül insanı. Nitekim İmam-ı Rabbani, Mevlana Celaleddin Rumi, Hace Bahuddin Nakşibend, Aziz Mahmud Hüdayi gibi hakka vasıl olan gönül ehli hep başka gönülleri inşa etmenin derdinde olmuşlardır.
Kurân-ı Kerîm'in bazı ayetlerde “sıratı müstekim” şeklinde ifadesi İslam’ın çizdiği hayat tarzı ve hayatı okuyuş biçimi, aynı ifade güzelliği ile bize İslam’ın geniş bir caddeye benzetilmesini salık veriyor.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin dergaha gelişi ile gidişi arasındaki fark, ne kadar büyüktü. Abdullah Dehlevî Hazretleri, bu güzîde talebesini bizzat yolcu etti. Hattâ Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin bütün mahcûbiyet ve edebine rağmen Hazret-i Pîr, atının üzengisini tuttu ve bu aziz talebesini kendi elleriyle ata bindirdi.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bir sene süren yolculuktan sonra Delhi’ye (Cihânâbâd’a) vardı. Yol için yanına aldığı bütün eşyâyı fakirlere infâk etti.
Şeyh Seyfüddîn Hazretleri, mânevî heybet ve haşmet sahibi bir Hak dostu idi. Sultanlar ve emirler onun meclisinde hürmetle ayakta bekler, ondan evvel oturmaktan teeddüb ederlerdi.
Bütün Allah dostları gibi Muhammed Mâsûm Hazretleri de namaza ayrı bir ehemmiyet verirdi. Namazın ilk tekbirini imamla birlikte almayı, binlerce keşif ve kerâmete tercih ederdi. Namazı huşû ve huzurla edâ etmeyi, mânevî tecellîlerden daha kıymetli görürdü.[1] Bu sebeple birçok mektubunda namazın fazîletlerinden bahsetmiş ve onu hakkıyla edâ etmeyi tavsiye etmiştir. Bunlardan birinde şöyle buyurur:
Benlik ve nefsâniyeti terk etmek, mânevî terakkînin ilk şartıdır. Nefsâniyet terk edilmeden ilâhî muhabbete nâil olunamaz.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Nakşibendiyye yolunda “sohbet”in çok mühim bir esas olduğunu sık sık hatırlatır ve şöyle buyururdu: “Bu tarîkatte, (mânen) faydalanma ve faydalandırmanın esas noktası sohbettir. Sohbette söz ve yazıyla iktifâ edilmez. (Bunlarla birlikte «kalbî beraberlik» de lâzımdır.)”[1]
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir.