Kibir kötüdür, ancak kibirliye karşı kibirli olmak da sadakadır, denilmiştir.
Mü’min, bir nîmete nâil olduğunda dâimâ; “Bu Rabbimin fazl u keremindendir.” diyerek nîmeti asıl sahibine izâfe edip şükretmelidir. Nefsânî bir şımarıklık içinde; “Ben kendi gücümle kazandım, ben kendi ilim ve kâbiliyetimle elde ettim.” diyerek nefsin hoyratlığına dûçâr olmak yerine; “Bütün nîmetler Sen’in lûtfundur yâ Rabbî!” hissiyâtı içinde “hiçlik” zirvesine ulaşmayı hedeflemelidir.
İnsan şükretmeli, dâimâ; “Sen lûtfettin yâ Rabbi! Bütün nîmetler Sen’den yâ Rabbi!” demeli. “Kâdir olan Sen’sin, ben ise Sen’in âciz bir kulunum!..” diye ilticâ etmeli. Çünkü insan, ne zaman acziyetini bilmez de kendine pay çıkarırsa, sonu hüsran olur.
İnsanları küçük görmek; sözle olabileceği gibi, çeşitli hâl ve hareketlerle, kaş-göz işaretleriyle de olabilir. Cenâb-ı Hak bunu da şu ifadeyle yasaklamıştır: “İnsanları arkasından çekiştirip (gıybetini yapıp) kaş-göz işaretiyle alay eden herkesin vay hâline!” (el-Hümeze, 1)
Hazreti Mevlânâ, kibrin nasıl bir zehir olduğunu anlatıyor.
İnsanda fıtrî temâyüller, “akıl” ve “irade” denilen iki kâbiliyetin doğru kullanılmaması neticesinde zaafa uğrar, bozulur ve insan da tevâzûdan uzaklaşıp şeytanın sıfatı olan “kibir”le muttasıf hâle gelir. Hazreti Mevlânâ buna karşı insanın toprak gibi mütevazi olması gerektiğini söylüyor.
Gururla geldiği dergahtan tevazuyla ayrılan Sultan...