Asr-ı Saâdet toplumu, incelik, nezâket ve zarâfet toplumuydu. Onlar, insanlar bir tarafa, hayvanlara ve bitkilere dahî nezâketle davranıyor, hiçbir şeyi incitmiyorlardı. Böylelikle İslâm’ın güler yüzünü temsîl edecek kıvâma ulaşıyorlardı.
On üç yaşından beri İslâm’ı yaşamak için gayret vermiş. İslâm’ı konuşmak yerine temsil etmeyi seçmiş, tesettürüyle sessiz bir dâvetçi olmuş. Sevda Hanım, bu ayki misafirimiz... Özellikle idealist genç kızlarımıza yol gösterecek bir röportaj… Buyurun içimizdeki İslâm’ı sorgulamaya…
Çağımızın belalarından biri olan İslamofobi, “İslam korkusu” üretmek anlamına geliyor ve İslam’ı bir korku malzemesine dönüştürüp, insanlarla İslam’ın arasına uçurumlar koymaya çalışıyor.
Merhûm Üstad Mûsâ Topbaş Efendi’nin 1999 yılındaki vefatının üzerinden 17 tam yıl geçmiş ve 18. yıla girmişiz. Yıllar çok çabuk geçmiş, geçmeye de devam ediyor. “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.” demişler. Gerçekten bazı insanların gönül dünyamızda ve çevremizde ne kadar büyük yer kapladığı, yokluklarında daha çok anlaşılıyor. Ve onlar, bu güzel tesirleriyle “yaşayan (!) insanlardan” daha çok “yaşıyorlar”.
Çok az sayıda yerli Müslümanın yaşadığı Latin Amerika, dünyada İslam’ın en son ulaştığı bölge. Müslüman halk, geniş bir coğrafyada, küçük gruplar halinde ve dağınık biçimde elinden geldiğince İslam’ı yaşamaya çalışıyor. Mescitten camiye, dini kitaplardan hocaya kadar birçok ihtiyaçları olan yerli Müslümanlar, İslam’ı yaşayarak onlara örnek olabilecek ve temsil ve tebliğ faaliyetlerinde bulunabilecek Müslümanlara ihtiyaç duyuyor. Latin Amerika bölgesini yakından tanıyan Hüdayi gönüldaşı Serdar Yıldırım Bey, bize bütün bu zorluklara rağmen İslam’a giren halkın, hidayet öykülerinden misaller anlattı.