Dînin gâyesi, insana Yaratıcı’sını tanıtmak, O’na karşı vazîfe ve mükellefiyetlerini bildirmek, beşerî münâsebetleri Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye istikâmetinde adâlet, hakkâniyet, sulh ve sükûn üzere tesis etmektir. Yine dînin gâyesi; nâzik, zarif, ince ruhlu ve iç âlemini temizlemiş insan yetiştirmektir. Diğer bir ifadeyle mü’minin Hak dostluğuna ve cennete hazırlanmasını sağlamaktır.
Kalbî kıvâma erdikten sonra kişi asıl mânevî terakkî yoluna girmiş sayılır.
Osmanlı ülkesi, bünyesini bir muhabbet ve şefkat ağı gibi ören vakıf ve benzeri hizmetler sâyesinde âdeta dilencisiz bir ülke hâline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, Müslüman zenginler zekâtlarını verecek fakir bulmakta güçlük çekmişlerdir.
Hidâyetinden evvel Habeşli Vahşî, âdeta kan içen, canavar ruhlu bir vahşet adamıydı. Fakat hidâyetle şereflenip Peygamber Efendimizʼin mânevî terbiyesine teslim olmak sûretiyle gözü yaşlı, yufka yürekli, derin düşünceli bir sahâbî oldu.
Osmanlılarda mertlik, sözde sebat ve ahde vefâ gibi yüksek fazîletler, gönülleri süsleyen ulvî bir ahlâk hâlinde idi.
Cenâb-ı Hak Hz. Muhammed’i (s.a.v.), insanlığın en buhranlı zamanında Peygamber olarak gönderdi.
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Efendimiz, en mütevazı insandır.
Osmanlı Devleti’nin altı asır devamını sağlayan îman, ahlâk ve bunların eseri olan muhteşem ve mükemmel ictimâî yapısının üzerinde durulması elzemdir.