Hatada yapsan, doğru söylemekten vazgeçme! Peygamber Efendimiz (s.a.s) döneminde gerçekleşen ve Sahabelerin sergiledikleri tutumla çok farklı noktalara taşınan ibret dolu bir kıssa...
Kehf Sûresi’ndeki üç kıssadan birinde Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.)’ın buluşması ve yolculuğu vardır. Ve söz konusu buluşma, Mûsâ (a.s.) ile yardımcısı olan “genç adam”ın hikmetli yolculuğu akabinde olmuştur.
Sözde ve işte doğru olmak, peygamberlerin ortak daveti ve müşterek özellikleridir. Her peygamber ümmetinden doğru olmalarını istemiştir. Bizzat Hz. Peygamber de peygamber olmadan önce bile Araplar arasında “emin (güvenilir, doğru) kişi” olarak bilinirdi.
Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr’e; birr ise, cennet’e uzanan bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ sûresi’nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir.
Kur'ân'da zikredilen “birr”, “takvâ”, “ism” ve “udvân” kavramları, belki de son vahiy olan Kur’ân’ın hedefini en iyi açıklayan ve nasıl bir insanlık ve sosyal hayat istediğini izah eden kapsamlı terimlerdir. Kur’ân, barış ekseni üzerinde herkesin birbirine yardımcı olduğu, düşmanlıklardan uzak ve her şeyden önce takva bilincini kuşanmış bir cemiyet istemektedir. İşte erdemli bir toplumun inşasında 4 temel kural...
Müslümanlarının önündeki öncelikli ve kutlu bir hedef; din kardeşliğini önceleyip grupçuluğu ötelemek ve dolayısıyla Müslümanlar arası kaynaşmayı teşvik etmek ve bu yönde bir anlayış ve davranış geliştirmeye çalışmaktır. Zira, İslâm’ı ve Müslümanları önemseyen herkes, özel bağlılıklarını din kardeşliği çerçevesinde yeniden değerlendirme göreviyle baş başadır.
Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Dualar ve Zikirler kitabında Nazar duasını şöyle açıklıyor.
Yavuz Sultan Selîm Han, yapılan hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli bir pâdişahtı. Ancak bu celâli de, cemâli gibi şerîat dâiresi içinde eriyip yok olmuştu.
Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- gelmiş gelecek insanların en güzel ahlâklısıdır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sen’in için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Şüphesiz Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 3-4)
Kişinin elinde doğru ve yanlışın, iyi ile kötünün sağlam ölçüleri olmadığında ahlakilik benliğin emrine giriyor ve neyin doğru neyin yanlış olduğunun karar mercii benliğin, hevâ ve heveslerin ta kendisi oluyor... İnsanlar kendilerini kutsadıkça, Allah’tan ve ahlâktan kaçmak istiyor. Kutsal değerler keyfi davranmaya mani olduğu için bunlardan kurtulmaya çalışıyor. Peki bu kaçış nereye? Hiç düşündünüz mü?..