Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde “Müslümanın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyuruyor.
Diploma, icâzet ve kariyer gibi bazı çağdaş put adayları vardır ki, bugün niceleri bunların putperesti durumuna düşmektedir. Hâlbuki aslolan, insanın kendini ve Rabbini doğru tanıması (ma’rifetü’n-nefs ve mârifetullah) ve yaratılış maksadına uygun bir hayat kalitesi yakalayabilmesidir.
Müslümanın vazifesi, günahkârı kendi hâline terk etmek değil, elinden tutarak nezih bir hayâta dönmesini sağlamaktır. Hazreti Mevlânâ mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmanın müşahhas bir misâlini anlatıyor.
Bir insana yapılan en büyük iyilik, onun ebedî hayatının kurtulmasına vesile olabilmektir.
Rabbimiz, kötülüğün “güzel bir şekilde” giderilmesinden değil, “en güzel bir şekilde” düzeltilmesinden bahsediyor: “İyilikle kötülük bir değildir. Sen artık (kötülüğü) en güzel bir şekilde sav. O vakit seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, sıcak bir dost gibi olur.” (Fussilet 41/34)
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ashab-ı kirama söyleyerek yaptıramadığını bizzat uygulayarak yaptırması, en etkili eğitim yöntemini bize göstermiş oluyor. Yapmak çoğu zaman söylemekten daha etkilidir.
İnsan, nefsin hilelerine karşı uyanık olmaz ise Allah için yaptığını zannettiği hayır ve ibâdetlerde bile aldananlardan olur. Herkes bir şeyle itibar toplarken, o da yaptığı hayırlarla itibar toplama yarışına girebilir.
Âdil olabilmek, kişilik zemininde çok büyük değerlerin oturmasını gerekli kılar. Menfaatler karşısında eğilip bükülmeyen, nefsânî hesapları işin içine katmayan bir karakter ister. Vicdanıyla müşterek hareket edebilen akıl ve duygu bütünlüğü gerektirir. Hülâsa adam gibi adam olmaktır, âdil olmak.
Vakıf, Allah’a adanmış maldır. Son derece hassas davranmak icab eder. Mütevelli ve yöneticiler, vakıf mallarında tasarrufta bulunurken, basiretli bir tüccar gibi davranmak mecburiyetindedirler. Aksi halde mânen mesul olurlar. Vakıf malında yapılan haksız tasarrufun dünyada helâlleşme mercii bulunmadığından, âhirete taşınan bir vebal yüklenilmiş olur.
Tarihimizde özellikle âbid ve zâhidlerin ve hatta bazen âlimlerin, devlet ricâline uzak durma gibi bir sünnetleri olagelmiştir. Sözünün dinleneceği hüsn-i zannına sahip âlim ve âriflerin, iktidardakileri zaman zaman uyarmaları ve onları yanlıştan korumaları hem dînî, hem insanî ve hem de vicdânî bir zarurettir.