Mühim olan, Kurʼân ve Sünnet istikâmetinde, takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da, son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz.
Hakkʼa kulluk, belli bir dönemlik değil, ömürlük bir vazife olduğundan, onun makbul bir kıvamda sürdürülmesi için bir îtidâl dengesine ihtiyaç vardır.
Hakkʼa yakınlık ve Oʼnunla dostluk iklîmine girebilmenin ilk şartı, ilâhî hükümlere cân u gönülden, tam bir samîmiyet ve teslîmiyetle itaat etmektir.
Söz de lâzımdır öz de; ruh da gereklidir, şekil de… Mühim olan, bunların birine takılıp diğerine bîgâne kalmamak…
Dînin yalnızca zâhirî kısmına takılıp bâtın yönünü ihmâl edenler, onun özünü kavrayamaz, maksadını anlayamaz, ana gâyesini gözden kaçırmış olurlar. Bu şekilde, dîni sırf gâfil bir “okuyucu” gözlüğüyle seyredenler, onun beden ve kalp âhengi içinde yaşanmasıyla elde edilebilen “hâl ve ruh” cihetinden mahrum kalırlar.
Sıra dışı hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmek, ilim işidir.
Bir insan, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile, son nefesinden önce hidâyete nâil olarak bütün günahlarından arınma imkân ve ihtimâli vardır.
İnsanlara ve hattâ bütün mahlûkâta bakışta bu mahviyet hâlini kazanabilmek, kulun Rabbine karşı sahip olması gereken kulluk edebini takviye eder. Zira kulun ilâhî kudret ve azamet karşısındaki hiçlik ve yokluğunu kavraması, kulluk edebinin başıdır.
Kendimizde bulunduğunu düşündüğümüz fazîletlerin belki de daha üstünü, küçük gördüğümüz nice kimsede mevcut olabilir. Bu sebeple Allâh’ın kullarını hor görmek, hakîkatte kendimizi küçülten yanlış bir davranıştır.
Hakkʼın dergâh-ı izzetine yol bulabilmek için, evvelâ mânevî terbiye ile nefsin hevâ ve hevesini bertaraf etmek zarurîdir.