Ömür, bir defaya mahsus olarak lûtfedilmiş, ne zaman biteceği meçhul, sınırlı bir sermayedir.
Firâset sahibi müʼminler, geride bıraktıkları sadaka-i câriyelerle, vefatlarından sonra bile amel defterlerinin açık kalmasına gayret ederler.
Makbul bir kulluk hayatı için îmandan ihsâna yolculuk zarurîdir.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri halk içinde Hakk'a kulluk düstûrunu, “halvet der-encümen” yani “halk içinde Hak ile olmak” şeklinde hülâsa etmiştir. Diğer bir ifâdeyle “kesrette vahdet”, yani kalabalıklar arasında ve hayatın binbir telâşı içindeyken bile kalbin Allah ile beraber olması, mü’minin ömrü boyunca riâyet etmesi gereken bir kulluk edebidir.
Namazda bedenin kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi ise Cenâb-ı Hakʼtır.
İslâmʼın yemek âdâbında, Allâhʼın adını anarak yemeğe başlayıp yine Oʼna hamd ve şükürle yemeği bitirmek tavsiye edilir.
Kâmil müʼminler nazarında her dâim güvenilecek yegâne mercî, Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakʼtır. Aksi takdirde îmânın bir gereği olan Hakkʼa tevekkül ve îtimâdın bir mânâsı kalmaz.
Riyâzet, nefsi terbiye etmek için onu çok istediği şeylerden mahrum bırakmak veya maddî haz ve lezzetleri asgarîye indirebilmektir.
İnsanı Hakkʼa vuslat yolunda en çok geri bırakan da, nefsânî arzuları sebebiyle üzerine aldığı bu nevî fazla yüklerdir. Bu yüklerin altında ezilmiş bir ruhla mânevî mesâfeler kat edilemez.
Kulun Rabbinden gâfil kalmasının en mühim sebeplerinden biri, gönlünü dünya muhabbetlerine ve fânî lezzetlere esir etmesidir.