Sünneti Terk Etmenin Dîne Zararı

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e itaatin ve gece ibadetlerinin ehemmiyetinden bahsediyor. Sohbetin sonlarına doğru sünnetlerin terk etmenin zararlarını alatıyor.

ANCAK MÜSLÜMANLAR OLARAK CAN VERİN

Elhamdülillah, büyük bir nîmet içindeyiz. Elhamdülillah, müslüman olarak dünyaya geldik, Hâdî sıfatının tecellîsi. Fakat müslüman olarak ölmemizi Cenâb-ı Hak arzu ediyor.

“Ey îmân edenler! Allâhʼın azamet-i ilâhiyyesine göre takvâ sahibi olun. Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Diğer bir âyette:

“Eğer siz, Allâhʼa yardım ederseniz (Allâhʼın dînini yaşarsanız, yaşatırsanız) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyruluyor. Demek ki dâimâ ayak kayabilir.

Efendimiz buyuruyor:

“…Sabah müʼmin, akşam kâfir; akşam müʼmin, sabah kâfir…” (Bkz. Ahmed, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, Îman 186; Tirmizî, Fiten, 30) Hafazanallah!..

Velhâsıl bize en büyük nîmetleri sayarsak; Kurʼân-ı Kerîm:

Cenâb-ı Hakkʼın kelâmdaki mûcizesi, ebedî mûcize kıyâmete kadar. Bütün ins ve cin toplansın, bir benzerini meydana getirsin: Yok, bir cevap yok! (Bu meydan okuma) tek âyete kadar (hafifletilse de) bir cevap yok.

İçinde bulunduğumuz şu kâinat da bir dershâne. Her şey bir laboratuvar malzemesi. Mikrodan makroya kadar her şey ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları, ilâhî nakışlar tecellîsi. Îman anahtarı tefekkür.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak öyle bir dershanede yarattı ki bizi imtihanda, insanoğlunun Cenâb-ı Hakkʼı tefekkür edecek, azamet-i ilâhiyyeyi tefekkür edecek, zerreden kürreye, her şey fazlasıyla mevcut.

İnsanın bir endam aynası. Yani insan neye muhtaçsa tefekkür olarak, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşabilmek için, Cenâb-ı Hak halketmiş. Yani fiilde bir mûcize şu kâinat.

EFENDİMİZ'E ÜMMET OLMAK

Üçüncüsü; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. Ne eşi, ne benzeri yok. Âlemlere rahmet.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Senʼi âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Namaz kılarken birisine selâm versek namazımız bozulur. Cenâb-ı Hak bize tahiyyat ile Efendimizʼe selâm verdiriyor:

اَلسَّلٰامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

(Ey Peygamber! Allâhʼın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!)

Ne kadar Efendimizʼe olan Cenâb-ı Hakkʼın muhabbeti? Oʼnun mescidinde kılınan namazı diğer mescitlere göre bin misli faziletli kıldı.

Oʼnun hâne-i saâdetiyle minberi arasını Cennet bahçelerinden bir bahçe eyledi.

Oʼnun nazar ettiği, Oʼnun üzerine çıktığı Uhud Dağıʼnı Cennet dağlarından bir dağ eyledi.

Ümmetini “merkez ümmet” en hayırlı ümmet, diğer ümmetlere de şâhit, temsilci olarak gönderdi hepimizi.

Yine Efendimiz, her insanın arkasında bir şeytan var. Kirâmen Kâtibîn var, bir de şeytan var. Devamlı vesvese verir ve fitneye yönlendirir. Cenâb-ı Hak, Efendimizʼin şeytanını da hidâyete nâil eyledi, müslüman oldu.

Cenâb-ı Hak Oʼna bundan çok çok fazlasını da ihsân etti.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“…Benim bildiklerimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, sahrâlara düşerdiniz...” (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Oʼna ne kadar geniş bir ilim verdi.

Demek ki bizim de Efendimizʼe yakınlığımız, bizim îtibârımızı gösterir. Biz ne kadar yakınız? İbadetimiz, tâatimiz, muâmelâtımız ne kadar benziyor?

Bir misal:

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- bir seriyye esnâsında müslüman bir aşiretin yanından geçiyordu. Aşiret reisi ona dedi ki:

“‒Sen (dedi) bize Rasûlullâhʼı bir anlatır mısın?” dedi.

Hâlid bin Velid dedi ki:

“‒Ben (dedi), o güzellikleri anlatmaya gücüm yetmez (dedi). Hem de tafsilâtıyla anlatmamı istersen, bu hiç hiç mümkün değil.” dedi.

Reis dedi ki:

“‒Bildiğin kadarıyla anlat (dedi). Bana (dedi) ne biliyorsan, ne gördüysen, kendi kapasitene göre bana bir anlat.” dedi.

O da dedi ki o zaman Hâlid bin Velid:

“‒Gönderilen, gönderenin kadrince olur. Yani gönderen, Âlemlerin Rabbi olan Allah -celle celâlühû- olduğuna göre, sen gönderilenin var git şânını düşün (dedi), hesâb et!” dedi. (Bkz. Münâvî, V, 92/6478; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, İstanbul 1984, s. 417)

Ümmet-i Muhammedʼin kemâli, Sünnet-i Muhammedʼe râm olabilmekle mümkündür. Bunun da en fârik vasıflarından biri, seherlerdir kardeş! Seherlerde uyanmak. İçimizde dâimâ bir gafletten kurtulamıyoruz. Gaflet büyük bir ziyanlık. Fakat Cenâb-ı Hak telâfi olarak bizi seherlerde davet ediyor. Yani o imsak vaktinden evvelki vakitte davet ediyor:

GECE İBADETİNİN ÖNEMİ

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ buyuruyor.

“Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17) buyuruyor.

سَاجِدًا وَقَائِمًا buyuruyor. “…Secde ve kıyam hâlinde olurlar…” (Bkz. ez-Zümer, 9) buyuruyor.

İbadurrahmân, Allâhʼın rahmetinin tecellî ettiği kullar da سُجَّدًا وَقِيَامًا buyruluyor, “…secde ve kıyam hâlinde olurlar…” buyruluyor. (Bkz. el-Furkan, 64)

Çok muhtelif âyetler var bu “gece” için. İki âyet okuyayım ben. İnsan Sûresiʼnde:

“Gecenin bir kısmında Oʼna secde et. Gecenin uzun bir bölümünde Oʼnu tesbîh et. Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü ihmal ediyorlar.” (el-İnsân, 26-27)

“…Çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (yani âhireti) ihmal ediyorlar.” (el-İnsân, 27)

Yine Şuarâ Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak:

“O (Allah) ki (-celle celâlühû- gece namaza) kalktığın zaman Senʼi görüyor.” (eş-Şuarâ, 218)

Her zaman görüyor ama, demek ki burada bir, Cenâb-ı Hak gece namazına yoğunlaşmamızı istiyor.

GECE İBADETİNE KALKAMIYORUM

İbrahim Edhem Hazretleriʼne birisi geliyor:

“‒Ben (diyor), gece ibadetlerine kalkamıyorum (diyor). Bana bir çâre öğretir misin?” diyor.

O da diyor ki:

“‒Gündüzleri Allâhʼa isyan etme ki, (gündüz, gözlerini, kulaklarını vs. bütün şeylerini yanlış yerlere temâyül ettirme ki, bir isyan hâlinde olmasın ki) seni O huzurunda durdursun. Geceleri Oʼnun huzurunda bulunmak, yüce bir şereftir...” buyuruyor.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“…Müʼminin şerefi geceleri kāim olmasındadır…” (Hâkim, IV, 360-361/7921)

Demek ki gündüzleri, aklımızı, kalbimizi, gözümüzü, kulağımızı, elimizi, dilimizi, velhâsıl bütün uzuvlarımızı haramlardan ve yanlış hâllerden koruyacağız ki geceleri Cenâb-ı Hak bizi huzurunda bulundursun o seherlerde.

Demek ki başımızı yastığa koymadan evvel, kalbimizi seherlere hazırlamamız zarûrî. Tabi yanlış yerleri seyredersek, yanlış şeylere bakarsak, yanlış şeyleri düşünürsek; kalp o zaman buğulanmaya başlıyor.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“…Gece kalkmak, Allâhʼa yaklaşmaya bir vesîledir...” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 101/3549) buyuruyor. Buna benzer çok şeyler var, ehlûllahʼtan tavsiyeler var.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleriʼnin bir geceyi özlemesi var mısrâlarında. Şöyle özlüyor:

Ey dost, gönlünü aşk-ı ilâhî ile doldur,

Mestâneye ekmek sözü etmekten uzak dur.

Sun kevseri kansın suya hep teşne gönüller,

Deryada yüzen canlı sudan başka ne ister?

Doldur o aşk-ı ilâhî ile yine doldur, yine bir sun,

Dursun gece ey dost, onu durdur ne olursun!

Vur uykumu zincirlere vur, geçmesin anlar,

Varmaz gecenin farkına varmaz uyuyanlar!..

Bişr-i Hâfî Hazretleriʼne diyorlar ki:

“‒Geceleri hep ayaktasın, ibadette, tâattesin (diyorlar). Biraz geceleri istirahat etsen olmaz mı?” diyorlar.

O da diyor ki, şöyle hikmetle cevap veriyor:

“‒Allah Teâlâ Rasûlullah Efendimizʼin geçmiş-gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde O, geceleri ayakları şişinceye kadar secde yerini ıslatıncaya kadar Allâhʼa kulluk ve tâat hâlindeydi. Benim ise durumum meçhul, benim için böyle bir teminat yok.”

SÜNNETLERİN TERK EDİLMESİ DÎNİ ZAYIFLATIR

Sünnet-i seniyyeler çok mühim. Bu sünnet-i seniyyelerin başında da gelen; teheccüd olmuş oluyor. Muâmelâtta merhamet oluyor.

Abdullah bin Deylemî Hazretleri var -rahmetullâhi aleyh- o buyuruyor. Sünnete tam bir itaat ve teslîmiyetle bağlılığın ehemmiyetini şöyle ifade ediyor:

“Dînin zayıflayıp gücünün kaybolmasının başlıca sebebi, sünnetin terk edilmesiyle olmuştur. Nasıl halatın lif lif çözülüp nihayetinde kopması gibi, dinde de sünnetlerin bir bir terk edilmesi dîni zayıflatır ve din bir şekil hâlinde kalır.” (Bkz. Dârimî, Mukaddime, 16)

Velhâsıl sünneti yaşamak, yaşatmak için, aşk ile yaşanan bir îman lâzım. İlk âyette okunan, bu, Mekkelilerin, Medînelilerin îmânı gibi; fedakârâne, bir taviz vermeden.

İkincisi, kalp ve beden âhengi içinde îfâ edilen ibadetler. Öyle sırf geometrik ibadet olmayacak. Bir duygu, bir derinlik getirecek.

Hayranlık tevzî eden güzel ahlâk olacak.

Muâşeret olacak.

Hak-hukuk olacak.

Bu şekilde müʼmin, hayırlı bir ümmet olacak.

EFENDİMİZ'E İTAAT

Efendimiz “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ”, bir rahmet peygamberi, bir müʼmin de gönlünden rahmet taşıracak. Yüreğinde rahmet sergileyecek. Cenâb-ı Hak:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ buyuruyor.

“Allah Rasûlüʼne itaat, Allâhʼa itaat olur…” (en-Nisâ, 80) buyruluyor. Yani aynı misli olur buyruluyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ

“Muhakkak Sana bîat edenler, ancak Allâhʼa bîat etmektedir...” (el-Feth, 10)

İki bîat çok mühim. Birincisi, Hudeybiyeʼde ağaç altında Bîatüʼr-Rıdvân var. Burada sahâbe geldi. Efendimiz biraz mahzun oldu. Hâdise uzun. Sahâbe geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Sen emret (dedi). Sen emret (dedi). Senʼin gönlünde ne varsa biz ona bîat ediyoruz (dedi). Kendini at de atalım, denize gir, girelim, şöyle yap, böyle yapalım. Senʼin gönlünde ne varsa biz ona bîat ediyoruz.” dedi.

Cenâb-ı Hak orada:

“Muhakkak ki Sana bîat edenler, Allâhʼa bîat etmektedir…” (el-Feth, 10) buyuruyor.

Bizim de bîatımız olmalı Efendimizʼe. Efendimiz bize nasıl bir müʼmin olmamızı, nasıl Oʼna ümmet olmamızı arzu etti; o şekilde bir ümmet olabilirsek, o zaman biz Allah Rasûlüʼne bîat etmiş oluruz.

Bir bîat da Akabe Bîatlarında oldu. Medîneliler geldiler, Mekkeʼde Efendimizʼe bîat ettiler. Allâhʼa bîat ettiler -celle celâlühû-. Rasûlullah Efendimizʼe bîat ettiler.

Abdullah bin Revâha sordu:

“‒Yâ Rasûlâllah! Biz Allâhʼa bîat ettik, Sana bîat ettik. Bunun mukâbilinde ne var?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz:

“‒Cennet var!” buyurdu.

Abdullah bin Revâha dedi ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Ne güzel bir alışveriş yaptık Senʼinle dedi. Biz bu alışverişten asla ve katʼâ dönmeyiz.” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

Bunun üzerine Tevbe Sûresiʼnin 111. âyeti indi:

“Allah müʼminlerden canlarını ve mallarını kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır. (Büyük bir pazar bu dünya.) Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. Bu, Tevratʼta, İncilʼde ve Kurʼânʼda Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahʼtan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde Allah ile yapmış olduğunuz alışverişten sevinin. İşte bu, gerçekten büyük bir kazançtır.”

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.