Sultan Murad’dan Binbaşı Bedri Bey’e Hak Yolunda Fani Olanlar
Sultan Murad ve Şehid Binbaşı Bedri Bey’in izinde şehâdet bilinci, fenâ fillâh sırrı ve Kosova’dan günümüze ecdat emanetinin manevî derinliğini okuyun.
Şehidlik, zâhirde dünya nîmetlerinin en değerlisi olan hayatı, Allah yolunda ve severek fedâ etmektir. Lâkin sadece zâhirî hayatı fedâ etmek şeklinde anlaşılan şehidliğin, bir diğer yönü de, vücut hayâtiyetini devam ettirdiği hâlde dahî, onun mânen aşılması, zâhirî benliğin -âdeta- yok edilmesi ve rûhen Rabbe ulaşılmasıdır ki, bu yüksek dereceye -makam itibâriyle- “fenâ fillâh” denir.
KOSOVA’NIN RUH KÖKÜ: SULTAN I. MURAD HAN VE ŞEHÂDET BİLİNCİ
Bu iki vasfın zirvesinde bulunan Sultan 1. Murad Han, Kosova önlerine geldiği zaman, toz dumandan göz gözü görmüyordu. İki rekât namaz kıldıktan sonra, mahzun gözyaşları içinde şu duâyı yaptı:
“Yâ Rabbi! Bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, mâsum askerlerimi cezalandırma!”
“Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim...”
“Onlara öyle bir zafer lûtfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurban olsun!.. Şehâdet şerbetini içsin!..”
Şafak sökerken Osmanlı ordusu, muhârebe nizâmına girdi. Merkezi Sultan Murad Han, sağ cenâhı Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, sol cenâhı da Şehzâde Yakup Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve oğulları, tek bir kalp ve tek bir nefes hâline gelmişlerdi. İ‘lâ-yı kelimetullâh uğruna şehidliğe ve gâziliğe hazırlanmanın heyecanını yaşıyorlardı. Sanki “Anam, babam ve canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!..” diyen ashâb-ı kirâmdan bir rüzgâr, Avrupa ortasındaki Kosova Ovasıʼnı dalgalandırıyordu. Nitekim bu ulvî rüzgârdan bir nefes teneffüs eden Murad Han, muhârebenin nihâyetinde şehîd olacak, o gün Kosova Ovasıʼnda kazanılacak destânî bir zaferin temelinde yatan îman, vecd ve müstesnâ bir gayretin sembolü olarak kıyâmete kadar yaşayacaktır.
Hünkâr’ın yaralandıktan sonra, şehîd olmadan önceki son sözleri ise şunlardı:
“İslâm’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehidlik şerbetini nasip buyurmasını Cenâb-ı Hak’tan duâ ve niyâz etmiştim. Demek ki duâm kabûl buyruldu. Allâh’a hamd ü senâlar olsun! İslâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayatım son bulmaktadır!
Ben artık sizleri, muzaffer askerlerimi ve devletimi Mevlâ’ma emanet ediyorum..”
Bu sözlerinin ardından Sultan Murad’ın temiz naaşı, şehâdetin mübârek kanlarına bürünerek ebedî yolculuğa sefer etti!..
Bugün, Balkan ülkelerindeki bütün müslüman halkların mevcûdiyeti, ilk Osmanlı fütûhâtı ve iskân siyasetinin bir eseridir.
Oradaki ahâlî ise, bugün bize Osmanlı’nın bir emanetidir. Bizler gibi onlar da Evlâd-ı Fâtihânʼdır. Onların bulundukları yerlerde muhafaza olunmaları zarurîdir. Zira ezan sadâsı, Avrupa’da onlarla devam edegelmektedir.
Kosova, Avrupa ortasında İslâm’ın ilk karakoludur.
Sırp Zulmü Karşısında Bir Tarih ve Nefis Muhasebesi
Kosova, Murad Hân’ın mübârek kanı karşılığında bize pahalıya mâl olmuş mukaddes bir mîrastır. Merhum Âkif bu mîrâsı ne kadar güzel hatırlatır:
Nerde görsem çıkıyor karşıma bir kanlı ova...
Sen misin, yoksa hayâlin mi, vefâsız Kosova?!
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın?
Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?
Âh o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?
Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;
Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?..”
........
Basacak mıydı fakat göğsüne Sırp’ın çarığı?
O günkü Sırp ile bugünkü Sırp aynıdır. Zaman farkından başka değişen hiçbir şey yoktur.
Yılanların şâha kalktığı günümüzde yüreğimiz Sultan Murad Hân’ın Kosova’daki yetimlerine ne kadar uzanabilmektedir? Kırık kanatlı bir kuş gibi çırpınan o mazlum kardeşlerimize gönlümüzde ne kadar yer ayırdık? Elimizdeki imkânları ne kadar paylaşabiliyoruz?
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor ki:
“Mü’minlerin, birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun herhangi) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykuyu kaybedip ateşler içinde onun ıztırâbını duyarlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
“Mü’minler, birbirlerine kenetlenmiş (cüzlerden meydana gelmiş) bir bina gibidirler.” (Buhârî, Salât, 88; Müslim, Birr, 65)
Bu hadîs-i şerîflerin muktezâsı olarak biz mü’minlerin, kalbi ve nabzı tek olan bir insan gibi olmamız îcâb etmez mi? Sürurlarımızın müşterek olması gerektiği gibi elemlerimizin de müşterek olması ve paylaşılması gerekmez mi?
Tarih Muhasebesi ve Yeniden Diriliş Ufku
Bugün, Kosova’nın, Bosna’nın vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefs ve tarih muhâsebesine mecburuz!..
Ülkemizde yüz yıla yakın zamandan beri, ecdâdımızın bize bıraktığı mukaddes mîrâsı reddedişimizin ve onların hâtıralarını rencide edecek çirkin üslûbun hazin âkıbeti gözler önündedir!..
Silkinip tarihimize dönmeye mecburuz. Bosna ve Kosova fâciası gibi ibretli hâdiseler, hamd olsun bugün bize bir kısım nâdânın “gömdük” diyerek övündüğü Osmanlı rûhunu yeniden hatırlatmakta ve bizi ecdâdımızın emanetine sahip çıkmaya zorlamaktadır. Gerçekleşmekte olan yeni bir uyanış ve dirilişin gelecek hesâbına vaad ettiği bereketli azmin şanlı cengâverlerine ne mutlu!..
Sultan Murad Han, millî ve dînî tarihimizdeki emsalsiz ferâgat-i nefs, fedakârlık, îman şuuru ve bunların neticesi şehidlik olan sayısız mefâhirimize sadece tek bir örnek olarak seçilmiştir.
HAKİKATİN İZİNDE BİR ÖMÜR: ŞEHİD BİNBAŞI BEDRİ BEY’İN MEKTUPLARI
Zamanımız, kahır tecellîlerinin gâlip göründüğü bir zaman olmasına rağmen, tabiatta milyonlarca çakıl taşı arasında barınan müstesnâ mücevherler gibi, asil ruhların ve mâneviyat kahramanlarının mevcûdiyetinden bugün de şüphe edilemez. Bunlardan biri de, bu gerçeği, rûhunu kemâle erdirerek asîlâne şehâdetiyle ispat etmiş olan Şehid Binbaşı Bedri Bey’dir!
“Ölmeden evvel ölünüz!” beyânında ifâdesini bulan gerçek şehâdetle de mücehhez olan Şehid Binbaşı Bedri Bey, her iki şehâdeti de kendisinde cem etmiş bahtiyarlardandır.
O Bedri Bey ki, dîne yabancılaşmış ve maddenin zebûnu olmuş bir vasat içinde yetişmiştir. Böyle olduğu hâlde, Cenâb-ı Hakk’ın müstesnâ bir himâyesi ile o, rûhunu, fikrî ve fiilî kirlenmeden koruyabilmiş ve temiz fıtratının muktezâsınca şerefli bir hayat yaşamıştır.
Zamanımızdaki amansız anarşi fesâdı karşısında, Allah -celle celâlühû- yolunda, vatan ve millet için canını seve seve fedâ eden Binbaşı Bedri Bey’in rûhî derinliğini ifâde eden, annesine, hanımına ve bir arkadaşına yazmış olduğu mektuplar, bir müslümanın gönül ufkunu teşhis etmeye, onun mânevî mertebesini ve şehâdetindeki asâleti ifâdeye kâfîdir.
Binbaşı Bedri Bey, şehâdetinden kısa bir müddet evvel annesine yazdığı mektubunda diyor ki:
“Canım Anneciğim,
Her şeyimi, ama her şeyimi sana borçluyum.
Hep sana hizmet etmeyi, yanında kalmayı, sana hürmet etmeyi, güzel kokunu koklamayı arzuladım. Çok az kısmet oldu. Bu dünyada sana doyamadım.
Anneciğim, dünyayı sevemedim, tat da alamadım. Allâh’ın emir ve rızâsına aykırı her şey beni rahatsız etti. Elhâsıl dünya bana küstü, ben de ona.
Bilmiyorum, ama zannediyorum senin duâlarının bereketiyle ömrüm uzun olur. Eğer sen veya ben önce gidersek, önce giden kucağını açıp beklesin! Elbette kavuşacağız. Saçından bende bir tutam var. Onu yanımda taşıyorum. Ölürsem, Allâh’ın izniyle bu, kahramanca bir ölüm olacaktır. Saçının telleri yanımda kalsın. Sakın ağlama! Bil ki, göğsümde Kur’ân var! Kalbimde îman ve dudaklarımda da son olarak Allâh’ın zikri olacak... Gönlün müsterih olsun!
İbadetlerimin, zikirlerimin hepsini bağışladım. Elimde bir şey kalmadı. Rabbimin huzûruna bomboş gidiyorum. Fakat O’nun ğufrânının beni sımsıkı kuşatacağını umuyorum.
Sana başka ne yazayım, evvel gidene selâm olsun!..”
Binbaşı Bedri Bey, bu mektubunda yalnız zâhirî hayatından, benliğinden değil, Allah yolunda kazandıklarından bile, onları başkalarına bağışlayarak vazgeçtiğini ve Rabbine, “hiç”liğe ermiş bir hâlde teveccüh ettiğini, ruh kahramanlarını imrendirecek bir tevâzu ve asâletle ne güzel ifâde ediyor!
Onun bu asîlâne şehâdeti, insanlığın ekseriyetle maddî kuvvete râm olup nefsin girdap ve sultasında yaşamakta olduğu günümüzde, böyle mânâ cengâverlerinin de mevcut olabileceğine en bâriz bir misal teşkil etmektedir. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrının açık bir nişânesidir.
Bu asil rûhun, yine şehâdetinden kısa bir müddet evvel, hayat arkadaşı, iffet timsâli hanımına yazmış olduğu mektubunun bir bölümü şöyledir:
“........
Şimdi ayrılık vaktidir...
........
Ben inancımın diyetini ödedim. Sizler de benim rüzgârımda sürüklendiniz. İyi ettim; îmanlı, inançlı, devlete ve millete hizmetle dopdolu bir hayat yaşadım. Onlar beni boğmak istediler, ben de onlarda ölümcül yaralar açtım. Çileli bir hayattı bu! Bu hayatı birlikte yaşadık. Beni anlayabildiniz mi, bilemiyorum?
«Sana arkamdan ağlama!» demiyorum. Seven sevdiği için elbette ağlar. Fakat müsterih ol; inancını hiç yitirme!..
Haram lokma yemediniz. Yedirmedim.
Çocuklarımıza hep tatlı sözler söyle! Namaz kılmaları için teşvik et! Onlar, Allâh’ın izni ile hayırlı insanlar olurlar.
Ben senden râzıyım. Allah da râzı olsun! Allah bana Cennet nasîb ederse, seni de yanıma versin. İffetin, namusun ve hanımefendiliğinle benim için her zaman bir yıldızdın. Allah nasîb ederse, tekrar görüşürüz; ama dünyada, ama âhirette!..
Hakkınızı helâl edin!..”
Bu Hak âşığı aziz şehid; malın, mülkün, evlâdın, hâsılı bütün her şeyin bir emanet olduğunu, derin bir vecd ve hissiyat yüklü kelimelerle ne güzel ifâde etmektedir!.. Zira o biliyordu ki, rızâ-yı ilâhîyi tahsil ve Cennetʼi satın alma mekânı dünyadır. Bunun da, nefsin ve malın fedâ edilmesi ile mümkün olduğunu, âyet-i kerîme ne güzel ifâde etmektedir:
“Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (et-Tevbe, 111)
Şehid Binbaşı Bedri Bey, gönül ve silâh arkadaşı Hulûsi Bey’e yazdığı mektubunun bir bölümünde ise, -âdeta- kardeşlikte hubb-i fillâh (Allah için sevmek) tecellîsinin müşahhas bir numûnesini sergileyerek şöyle demektedir:
“Aziz Dostum, Canım Ağabeyim,
.........
Şimdi sen, bir îman kal’ası gibi hudutları bekliyorsun. Sızmak isteyen kahpelerin yollarını kesiyorsun. Dağlarda koyunu, kurt kapmaya yeltenemiyor. «Allâhu Ekber» seslerini, ben burada Allâhuekber Dağı’ndan duyar gibi oluyorum…
Ama ben bomboşum! Gönül kapımda bekleyenim yok! Küpümden bal sızmıyor... Sürülerim yağma olmuş! Kovanlarım bal yapmıyor! Sadece Allâhuekber Dağı yankı veriyor!.. Allâhu Ekber! Allâhu Ekber!..
Yollar duman duman hasret;
Gönlüm, alev alev hasret;
Dağlar, ağaç ağaç hasret!..
Allâh’ın selâmı üzerine olsun!..”
BİNBAŞI BEDRİLER ÖLMEZ: ŞEHÂDETİN VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜN ZİRVESİ
Hazret-i Mevlânâ, aşağıdaki feryat ve figan dolu rubâîsinde, sanki Hak âşığı Bedriler üzerinden esen rüzgârla konuşur:
“Ey seher rüzgârı! Bize haber ver; sen gittiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? O gönül, yüzlerce yalçın kayaları, mermer ve graniti, ateşi ile yaktı ve eritti.”
Mevlânâ Hazretleri diğer bir rubâîsinde de, âşıkların ölümünün sonsuzluk deryasında ilk merhale olduğunu, oradan hakîkî ölümsüzlüğe geçileceğini ne güzel anlatır:
“Ömür tükendi ise, Allah -celle celâlühû- başka bir ömür verdi. Geçici ömür bitti ise, işte tükenmeyen ölümsüz bir ömür! Aşk, hayat suyudur. Bu suya dal; bu aşk denizinin her damlasında bir başka hayat, başka bir ömür var!..”
Her varlık, maddî ve mânevî hayatını ancak kendi tabiatına uygun bir mekânda idâme ettirebilir. Hak âşıkları da, rûhâniyyet-i Muhammediyye’den in’ikâs eden füyûzatla gıdalandıkları için, ayrı bir tecellî ile ikramlanır ve o ikram âlemine kanat açarlar.
Cenâb-ı Hak, gerçek şehidlere olan ikrâm-ı ilâhîsini Kur’ân-ı Kerîm’inde ne güzel ifâde buyurur:
“Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin! Bilâkis onlar, diridirler; lâkin siz anlayamazsınız.” (el-Bakara, 154)
Hak âşıkları ve Hak şehidleri ölmezler. Onlar, ölümlerinden sonra daha diri ve daha zinde yaşarlar. Ölüm, böyle yüce ruhlara, vuslat-ı ilâhiyyenin ilk tebessümüdür.
Bedri Bey de, katıldığı şehidler kâfilesiyle birlikte ölmeyecek, milletimizin hem tarihinde ve hem de gönlünde bir Süreyya Yıldızı gibi ebediyyen parlayacaktır. O, bu asil şehâdeti ile yıllardan beri ifsâd edilen milletimizin bazı müstesnâ fertlerinde, şanlı mâzimizden gelen aslî benliğin muhafaza edilegeldiğini ispat etmiştir.
Binbaşı Bedriler ölmez! Sadece dünya değiştirirler. Ama bu kadar gayr-i müsâit şartlarda bile Binbaşı Bedri Beyler yetiştirebilen milletler de ölmez!..
Şu bir gerçektir ki, Rabbine kul olan, kullara ve nefsine esir olmaz. Nasıl bir arslan için kafes düşünülemezse, bir mü’min için de esâret düşünülemez! Bir mü’min, zindanların en ücrâ köşesinde prangalar ve kelepçeler altında olsa dahî yine de esir değil, hürdür... Çünkü Rabbinin teminâtı altındadır. Başı gövdesinden ayrılır, yine de esir olmaz! Çünkü Rabbine râm olmuştur. Zira Allah Teâlâ, kendisine râm olanı başkasına esir etmez! Onlar, cellâtlarından daha uzun ömürlü olurlar. Belki Allah -celle celâlühû-, onların mânevî ömürlerine sonsuzluk bereketi verir. Böylece, bu mânen lâ-yemût (ölümsüz) gönül erleri ile kıyâmete kadar devam edecek “ölümsüzler silsilesi”, tarihin şan ve şeref sayfalarını doldurur.
Tarihin bütün altın sayfaları şâhittir ki mânevî büyüklerin, Allah yolundaki cengâverlerin, ebediyete dek ömürleri vardır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!