Küresel Krizlerin Gölgesinde Türkiye’nin Bölgesel Stratejisi ve Yeni İttifaklar
Avrupa'daki toplumsal huzursuzluklar ve Orta Doğu'daki gerilimlerin gölgesinde Türkiye'nin yeni güvenlik ortaklıkları ve bölgesel denge politikası.
Orta Doğu’da genişleme riski taşıyan savaşlar… Avrupa’da büyüyen toplumsal huzursuzluk… Doğu Akdeniz’de sertleşen jeopolitik rekabet… Tüm bu gelişmeler uluslararası sistemin aynı anda birden fazla cephede sınandığını gösteriyor. BM’nin 2026 Küresel Risk Raporu da büyük ölçekli savaş ihtimaline ilişkin kaygıların yükseldiğine işaret ediyor. ABD-İran geriliminden Yemen’e, Libya’dan Mekke İttifakı ve Bedir Mutabakatı’na uzanan gelişmeler, Türkiye’nin önündeki fırsatları ve riskleri birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.
Ekim ayı, dünya siyasetinde birbirinden uzak görünen gelişmelerin aslında aynı büyük sorunun farklı yansımaları olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Avrupa’nın büyük kentlerinde sokaklara taşan öfke, Hürmüz Boğazı’nda küresel enerji akışını tehdit eden askerî gerilimin sürmesi, Yemen’de yeniden alevlenen savaş ve Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları üzerinden yürüyen mücadele… Bütün bunlar, uluslararası siyasetin yalnızca güç merkezleri arasındaki rekabetle değil, devletlerin kendi toplumlarına ve müttefiklerine güven verme kapasitesiyle de şekillendiği bir döneme işaret ediyor.
Yani Dünya artık tek bir krizin sonuçlarını hesaplayarak hareket edemiyor. Bir bölgede tırmanan askerî gerilim enerji fiyatlarını yükseltiyor. Enerji maliyetleri ekonomik baskıyı artırıyor. Ekonomik sıkıntılar toplumsal huzursuzluğu besliyor. İç politikada hareket alanı daralan yönetimler ise dış politika krizlerini yönetirken daha fazla baskı altında kalıyor. Birbirini tetikleyen bu süreçler, yerel görünen sorunların kısa sürede sınır aşan sonuçlar doğurmasına yol açıyor.
BM’in 2026 Küresel Risk Raporu tam da bu noktada dikkat çekici bir çerçeve sunuyor. 155 ülkeden 1.300 paydaşın katıldığı risk algısı araştırmasında, katılımcıların yüzde 36’sı büyük ölçekli bir savaşın önümüzdeki 12 ay içinde yaşanabileceğini değerlendiriyor. Bu oran, gerçekleşmesi kesinleşmiş bir savaşın değil, uluslararası sistemdeki tehlike algısının ulaştığı seviyenin göstergesi. Ancak raporun ortaya koyduğu tablo, göz ardı edilebilecek türden değil.
AVRUPA KENDİ "ARAP BAHARI"NI MI YAŞIYOR?
Ekim ayında Fransa’da öğrencilerin eğitim şartları ve kamu hizmetlerine yönelik tepkileriyle başlayan protestolar; hayat pahalılığı, barınma krizi ve alım gücündeki düşüş nedeniyle geniş bir toplumsal hoşnutsuzluğa dönüştü. Benzer taleplerin diğer Avrupa ülkelerinde de yükselmesi, sorunun tek bir ülkeyle sınırlı olmadığını gösterdi.
Bu tablo bazı çevrelerde "Arap Baharı" benzetmelerini gündeme getirdi. Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin siyasi, kurumsal ve toplumsal dinamikleri Arap coğrafyasından elbette farklıdır; dolayısıyla bu hareketleri doğrudan yeni bir Arap Baharı olarak nitelendirmek doğru olmaz. Ancak bu benzetmenin yapılması bile kıtadaki sarsıntının boyutunu özetliyor.
Sürecin bir de jeopolitik boyutu bulunuyor. Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu'daki gerilim; enerji maliyetlerini ve savunma harcamalarını artırdı. Güvenlik bütçeleri ile sosyal harcamalar arasındaki denge bozulurken, hükümetlerin bütçe tercihleri tartışmalı hâle geldi. Sonuç olarak, Avrupa'nın kendi Arap Baharı'nı yaşadığını söylemek için henüz erken olsa da kıtanın alışılagelmiş toplumsal ve siyasi istikrarı ciddi bir sınavdan geçiyor.
WASHİNGTON VE TAHRAN’IN YIPRATMA SAVAŞI
Orta Doğu’daki krizin merkezinde ise Washington ile Tahran arasındaki güç mücadelesi yer alıyor. Ekim ayı itibarıyla asıl mesele, tarafların askerî gücünden ziyade karşı tarafı daha yüksek bir maliyete zorlama kapasitesiyle ölçülüyor.
İran, Hürmüz Boğazı’ndaki baskıyı artırarak küresel enerji piyasalarını sarsmayı ve Washington’ı masaya çekmeyi amaçlıyor. Coğrafi konumunu asimetrik bir silaha dönüştüren Tahran, askerî sınırlarının ötesinde bir etki üretiyor; ancak bu strateji kendi ekonomisine ve ihracatına da zarar veriyor. ABD ise ticari gemileri korumak için askerî önlemlerini artırsa da bunlar çatışmayı bitirmeye yetmiyor. Washington, İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu sınırlamakta kararlı; fakat Tahran için geri adım atmak rejimin caydırıcılığını riske atmak anlamına geliyor.
Bu gerilim sadece iki ülke arasında kalmıyor. Hürmüz’deki belirsizlikler, enerji piyasalarındaki risk primini yükselterek Avrupa sokaklarında olduğu gibi dünya genelinde halihazırda tırmanan hayat pahalılığını ve enflasyon baskısını doğrudan besliyor. Yönetimler bir yandan kendi iç kamuoyundaki hoşnutsuzlukla boğuşurken, diğer yandan bu küresel maliyet artışlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.
YEMEN: BİR İÇ SAVAŞIN ÖTESİNDE, BÖLGESEL GÜVENLİK MÜCADELESİ
ABD-İran geriliminin en tehlikeli yansımalarından biri Yemen’de yaşanıyor. Çatışmalar ülkenin batı kıyısı ve Taiz çevresinde yeniden şiddetlenirken, Husilerin Suudi Arabistan’daki kritik altyapıya yönelik saldırıları krizin bölgesel boyutunu gözler önüne seriyor. Velhasıl, Yemen de artık sadece yerel bir iktidar mücadelesi alanı değil; Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz ve Aden Körfezi üzerinden küresel ticaretin ve enerji hatlarının güvenliğini tehdit eden kritik bir cephe olarak görülüyor.
Husilerin askerî kapasitesi ve İran ile olan bağları bu krizi bölgesel rekabetin merkezine yerleştirse de meseleyi yalnızca bir "vekâlet savaşı" olarak okumak doğru bir okuma olmaz. Husilerin yerel siyasi hedefleri ve toplumsal tabanı da denklemin önemli bir parçası olduğu görmek gerek.
ASKERÎ YÖNTEMLER YEMEN’İ KURTARMAYA YETER Mİ?
Yemen’deki savaşın askerî ve siyasi kazananı kim olursa olsun, bedelini Yemen halkı ödediğini vurgulamak gerek. Dünya Gıda Programı verilerine göre 18,3 milyon insan akut gıda güvensizliğiyle boğuşurken, Taiz gibi kentlerde su ve yakıt tedariki durma noktasına gelmiş durumda. Bu şartlarda Yemen’de askerî bir zafer elde etmek ile kalıcı bir güvenlik düzeni kurmak arasındaki fark daha da belirginleşiyor.
Husilerin kontrol ettiği bölgelerin askerî yöntemlerle geri alınması, örgütün siyasi ve toplumsal tabanını, silah tedarik ağlarını ve dış bağlantılarını ortadan kaldırmaya tek başına yetmiyor. Üstelik savaşın uzaması, devlet kurumlarının daha fazla zayıflamasına ve insani krizin derinleşmesine yol açma potansiyelini taşıyor. Dolayısıyla Yemen’de önümüzdeki dönemin temel sorusu yalnızca Husilerin yenilgiye uğratılıp uğratılamayacağı değil; askerî baskının hangi siyasi çözümle tamamlanacağıdır.
RİYAD YEMEN AÇMAZINDAN NASIL ÇIKACAK?
Yemen’deki tırmanış Riyad yönetimi için de ciddi bir ikileme neden oluyor. Suudi Arabistan bir yandan enerji tesislerini ve havalimanlarını Husi füze/İHA saldırılarından korumak, diğer yandan kendisini yıpratıcı ve maliyetli yeni bir savaşın içine hapsetmemek zorunda. Ancak Husilere karşı askerî baskıyı artırmak tırmanma riskini tetiklerken; diplomatik arayışlar Riyad açısından örgütün kazanımlarını kabullenme riski taşıyor.
Sonuç olarak, Husileri askerî yöntemlerle sahada geriletmek tek başına kalıcı bir güvenlik sağlamanın çok uzağında. Asıl belirleyici olan; askerî baskının, bölgedeki enerji/ticaret yollarını güvenceye alacak ve insani dramı sonlandıracak kapsayıcı bir siyasi çözümle tamamlanıp tamamlanamayacağı olacak.
MEKKE İTTİFAKI VE YEMEN SINAVI
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos ayında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Yemen’deki gelişmeler nedeniyle daha fazla önem kazanmış durumda. Üç ülkenin anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılması ilkesine dayanıyor. Savunma iş birliği, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve askerî kapasitenin geliştirilmesi de anlaşmanın temel başlıkları arasında.
Anlaşmanın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onay sürecine sunulması, iş birliğinin kurumsallaşması bakımından önemli. Bununla birlikte anlaşmanın varlığı, Türkiye’nin Yemen’de doğrudan askerî operasyona katılacağı anlamına gelmiyor. Ankara ve İslamabad’dan yapılan açıklamalarda ittifakın savunma ve caydırıcılık niteliği vurgulanırken, Yemen’e yönelik bir kara harekâtı planlandığına ilişkin bir açıklama yapılmış değil.
MEKKE İTTİFAKI YEMEN KONUSUNDA NASIL BİR ROL ÜSTLENEBİLİR?
İlk ihtimal, Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, erken uyarı sistemleri, istihbarat paylaşımı ve kritik altyapıların korunması alanlarında iş birliğinin artırılması. İkinci ihtimal, Husilerin saldırı kapasitesini sınırlamaya dönük bölgesel koordinasyonun geliştirilmesi. Üçüncüsü ise askerî caydırıcılığın diplomatik baskıyla desteklenerek tarafların müzakere zeminine çekilmesi.
Bu seçenekler birbirini dışlamıyor. Aksine, ittifakın başarısı askerî caydırıcılıkla diplomatik çözüm arayışını birlikte yürütebilmesine bağlı olabilir.
Türkiye açısından temel mesele, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı sunarken kendisini İran’la doğrudan çatışmanın içine çekmemek ve Yemen’de yeni bir yıpratma savaşına taraf olmamak. Ankara’nın diplomatik ilişkilerini, savunma sanayii kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu birlikte kullanması bu nedenle önem taşıyor.
LİBYA; DOĞU AKDENİZ’DE YENİ BİR DÖNEM Mİ BAŞLIYOR?
Ekim ayının Türkiye açısından önemli gelişmelerinden biri de Libya Temsilciler Meclisi’nin, Türkiye ile 2019’da imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatını 20 Ekim’de onaylaması oldu. Bingazi merkezli meclisin kararı, uzun süredir anlaşmaya mesafeli duran doğu Libya siyasetinde dikkat çekici bir değişime işaret ediyor.
Türkiye-Libya mutabakatı, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının belirlenmesi, enerji kaynakları üzerindeki hak iddiaları ve deniz altı bağlantı projelerinin güzergâhları bakımından önem taşıyor. Anlaşmanın doğu Libya tarafından onaylanması da, Ankara’nın tezlerinin Libya içindeki siyasi meşruiyet alanını genişletmesi açısından çok daha büyük önem arz ediyor.
Ancak kararın hukuki ve diplomatik sonuçlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Libya Temsilciler Meclisi’nin onayı, Türkiye açısından önemli bir siyasi gelişme olmakla birlikte, bölgedeki bütün kıyıdaş devletlerin itirazlarını ortadan kaldırmıyor. Anlaşmanın üçüncü ülkelerin deniz yetki alanları üzerindeki etkileri ve uluslararası deniz hukuku bakımından geçerliliği konusundaki görüş ayrılıkları devam ediyor.
BEDİR MUTABAKATI NE ANLAMA GELİYOR?
Türkiye’nin bölgesel ve küresel güvenlik arayışları yalnızca askerî ittifaklarla sınırlı değil. 21 Ekim’de Katar’ın başkenti Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında imzalanan Bedir Mutabakatı, savunma sanayii alanındaki iş birliğini geliştirmeyi amaçlıyor.
İslam dünyasındaki kimi ülkelerin, güvenliklerini yalnızca dış güçlerin sağladığı garantilere dayandırmak yerine kendi askerî, teknolojik ve diplomatik kapasitelerini bir araya getirme iradesi son derece önemli. Bu arayışın arkasında yalnızca Batı’ya duyulan güvensizlik yok. Bölgesel tehditlerin niteliği, savunma teknolojilerinin maliyeti, tedarik bağımlılığı ve ülkelerin kendi dış politika önceliklerini koruma isteği de belirleyici oldu.
Bedir Mutabakatı bu çerçevede savunma üretiminde daha fazla özerklik arayışını; Mekke İttifakı ise ortak güvenlik ve caydırıcılık arayışını temsil ediyor. İki girişimin farklı coğrafyalardaki ülkeleri bir araya getirmesi, iş birliğinin yalnızca Orta Doğu’yla sınırlı kalmadığını gösteriyor.
Ancak henüz bütün İslam dünyasını kapsayan bütünleşik bir güvenlik mimarisinden söz etmek için erken. Ülkelerin tehdit algıları, İran’la ilişkileri, büyük güçlerle ortaklıkları ve bölgesel öncelikleri aynı değil. Bu farklılıklar, ortak bir stratejinin oluşturulmasını zorlaştırabilir.
Yine de ortaya çıkan eğilim dikkate değer: Bölge ülkeleri, kendi güvenliklerini ilgilendiren konularda daha fazla söz sahibi olmayı ve savunma kapasitelerini ortak projelerle geliştirmeyi hedefliyor. Bunun kalıcı bir mimariye dönüşüp dönüşmeyeceği, ortaklıkların kriz anlarında ne ölçüde işlerlik kazanacağına bağlı.
TÜRKİYE'NİN STRATEJİK KAZANIMLARI VE ÖNÜNDEKİ SINAV
Ekim ayının gelişmeleri Türkiye açısından birbirini tamamlayabilecek üç stratejik alanı öne çıkarıyor. İlki, diplomatik hareket alanı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile ortak savunma çerçevesi geliştirirken Katar ve Endonezya ile savunma sanayii iş birliğini derinleştiriyor. Libya’nın doğusundaki siyasi aktörlerle gelişen temaslar da Ankara’nın bölgesel diplomasi alanını genişletebilir.
İkincisi, savunma sanayii ve teknolojik kapasite. Bedir Mutabakatı’nın ortak üretim, Ar-Ge ve teknoloji paylaşımına dönüşmesi, Türkiye’nin yalnızca ürün tedarik eden değil, farklı ülkelerin sanayi kapasitelerini bir araya getiren bir ortak olarak konumunu güçlendirebilir. Böylece ekonomik ilişkiler ile güvenlik iş birliği arasında daha kalıcı bağlar kurulabilir.
Üçüncüsü, bölgesel krizlerde denge kurabilme kapasitesi. Yemen’de Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları ile savaşın daha fazla genişlemesini önleme ihtiyacı aynı anda gözetilmek zorunda. Türkiye’nin askerî ve diplomatik imkânlarını birlikte kullanması, caydırıcılığı desteklerken siyasi çözüm arayışlarını da canlı tutabilir.
Velhasıl, Ekim ayının tablosu, dünya siyasetinde farklı krizlerin birbirine bağlandığı bir dönemi ortaya koyuyor. Avrupa’da toplumsal huzursuzluk, Orta Doğu’da savaşın genişleme riski, Yemen’de derinleşen insani felaket ve Doğu Akdeniz’deki rekabet, uluslararası sistemin aynı anda birçok cephede sınandığını gösteriyor.
Türkiye açısından ise yeni bir dönem hem fırsatlar hem de sorumluluklar barındırıyor. Mekke İttifakı ortak savunma ve caydırıcılık alanında; Bedir Mutabakatı savunma sanayii ve teknolojik kapasite alanında yeni imkânlar sunuyor. Libya ile ilişkiler ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler de Ankara’nın diplomatik hareket alanını etkiliyor.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 489









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!