"servet Emanettir"

EMANETİN İDRÂKİNE ERMEK

İslâm nazarında mülk ne demektir?

İslâm’da mülk, gerçek mânâda ne fertlerin ne de toplumundur. Mülk ancak Allâh Teâlâ’nındır. Kula, belirli bir zaman dilimi içerisinde ve muayyen şartlar çerçevesinde, bu mülkte tasarruf hakkı verilmiştir. Bu bakımdan kul, sâhip olduğu mülkü istediği gibi keyfince kullanamaz. Mülk, gerçek sâhibinin, yâni Cenâb-ı Hakk’ın gösterdiği istikâmette sarfedilmelidir. Bu demektir ki servet sâhibi, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaç ve muzdaripleri de, İslâm’ın belirlediği ölçüler dâhilinde kendine ortak etmek mecbûriyetindedir. Bunda gâye, elinden, dilinden, malından başkalarının emin ve müstefîd olduğu bir mümin olabilmektir.

Bu keyfiyet, servetin, Allâh Teâlâ’nın kuluna verdiği bir emâneti olduğu idrâkine ermenin bir neticesidir. Aksi istikâmette kullanılırsa emânete hıyânet olur ve bugün toplumun müştekî olduğu çeşitli istismarlar vücud bulur.

İslâm nazarında servet sâhibi yâni zengin olmanın yeri nedir?

İslâm, insanları meşrû bir sûrette servet sâhibi olmaya teşvik eder. İslâm’ın beş temel esâsından ikisi ancak dînen zengin sayılan kimselere farz kılınmıştır. Bunlar hac ve zekât ibâdetleridir.

Bunun mânâsı meşrû bir sûrette zengin ol, zekât ver ve hacca git demektir. Diğer taraftan Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 18) meâlindeki hadîs-i şerîfleriyle, veren kişi olmayı teşvik ederek, imkân nispetinde “alıcı değil, verici olmayı” tercih etmemizi telkin buyurmuşlardır.

İSLAM’DA TİCARET TEŞVİK EDİLDİ

İslâm nazarında teşvik edilen zenginliğe ulaşmak için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

İslâm’da ticaret teşvik edilmiştir. Bununla beraber bu teşvik, ticareti ne bugünkü liberal görüşlerde olduğu gibi kayıtsız şartsız serbest bırakmak, ne de sosyalist telakkîlerdekine benzer şekilde anormal sınırlandırmalara tâbî bir faâliyet olarak düzenlemiştir. Fert ve cemiyetin fâidesi düşünülerek ticaret, iştigal sahası ve bu faâliyetin üslûbu itibâriyle birtakım kâidelere bağlanmıştır. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı bir şeyin ticareti asla câiz değildir. Bu demektir ki, İslâm nazarında ticârî faâliyetin meşrûiyetinin birinci şartı, iştigal sahasının helâl olmasıdır. Diğer şartlar ise bu faâliyetin tarzına âittir.

Bir malı, piyasada azaltarak fiyatını yükseltmek için depolayıp sonra satmak men edilmiştir. Bugünkü tâbirle, halk lisanında buna karaborsa denilmektedir. Buna şer’î ıstılahta “ihtikâr” adı verilmekte ve şiddetle men edilmiş bulunmaktadır.

Ticaretteki diğer bir şer’î yasak da “gabin” yâni kandırmadır. Bu, muhâtabının bilgisizliğinden, tecrübesizliğinden veya aklî seviyesinin yetersizliğinden istifâde edilerek, mal ve onun bedeli arasında fahiş bir fark husûle getirmektir. Meselâ; çalınan malı az bir bedelle satın almak veya bir çocuğun tecrübesizliğinden istifâde ederek, elindeki kıymetli bir malı ucuz bir fiyatla kapatmak gibi. Satışa arz edilen malın kusurunu ve eksiğini söylemek şarttır. Diğer taraftan bir mal alırken onu kasdî bir sûretle kötülemekten sakınılması da, ticarette dikkat edilmesi gereken dînî emirler cümlesindendir. Maksadımız, ticârî faâliyetin bütün şer’î esaslarını anlatmak olmadığı için son olarak bir de şu husûsu ifâde ile iktifâ edelim: Kâr nispeti şer’î bakımdan bazı durumlarda sınırlandırılır. Bu keyfiyet harp, salgın hastalıklar ve benzeri durumlarda daha büyük bir ehemmiyet arz eder. Dîn, idârecilere maslahat dâhilinde tedbir almak, tahdid veya teşvik istikâmetinde kanunlar çıkarmak selâhiyetini vermiştir. Bunun ticaret hayatında da pek çok tezâhürü vardır. Bunun için umûmun selâmeti adına, idârecilerin koydukları kâidelere ve özellikle kâr haddine riâyet etmek mecburîdir. Ancak risk fazlalığı dolayısıyla böyle sınırlamaların geçerli olmadığı sahalar da mevcuttur.

İslâm nazarında ticârî faâliyetlerin teşvik edildiğine dâir sayısız delil bulunmaktadır. Bu mevzuyla ilgili birkaç hadîs-i şerîf şöyledir: “Emîn, doğru sözlü ve müslüman bir tâcir, kıyâmet günü şehidlerle beraberdir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 1) “Malını satışa arz eden cesur tüccar merzuk (rızıklandırılmış), muhtekir (karaborsacı) ise mel’undur.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 6) “Korkak tâcir mahrum, cesur tâcir merzuktur.” (Deylemî, Müsned, II, 79) “Kişinin yediği şeylerin en helâl ve güzel olanı, bizzat kazanarak yediğidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 1)

AŞIRI KÂR ELDE ETME GAYESİ İLE ÜRETİMİ KISAMAZSINIZ

İslâmî kâidelere riâyet ederek zenginleşen bir Müslüman, malında keyfince tasarrufta bulunabilir mi?

 Mal hükmünde olan varlıklar çok çeşitlidir. Hayvanlar, mülkler, ziynet eşyaları, ticârî emtiâ, vb… İslâm, böyle çeşitli kategoriler teşkil eden malların istîmâli için de birçok kâideler koymuştur. Meselâ: Binek hayvanlarını az yedirmek ve çok çalıştırmak yasaktır. Bir mülkte sırf başkalarını zarara sokmak için tasarrufta bulunmak da men edilmiştir. Komşunun güneşini veya manzarasını kesmek için bahçe duvarını alabildiğine yükseltemezsiniz. İnsanların ihtiyacı olan ticârî emtiâyı, kötü tasarruf sûretiyle istifâde edilemeyecek bir hâle sokamazsınız. Hele o ticârî emtiâ gıda maddesi ise… Meselâ fiyatı ucuzladı diye, protesto maksadıyla, bahçedeki sebzeleri yollara dökemez, depodaki zeytinyağını heder edemezsiniz. Çünkü bunlar umûmun istifâdesine sunulmak mecburiyeti olan mallardır.

Aşırı kâr elde etme gayesi ile üretimi kısamazsınız. Bugün kartel ve tröst adı verilen iktisâdî teşekküllerle, tüketiciyi zarara sokacak sun’î ve kastî fiyat artırma veya bir malın ucuzlamasına engel olma istikâmetindeki fiiller de umûmun menfaati nokta-i nazarından yasaktır.

SERVETTE KIRKTA BİRLİK HAK MUHTÂCINDIR

Zengin bir Müslüman’ın malî mükellefiyetleri nelerdir?

 Zenginin malında en önemli mükellefiyet zekâttır. Zekât Arapça’da “tezkiye” ile aynı kökten  gelen bir kelimedir. Tezkiye ise temizlemek demektir. Yâni zekât, malı temizleyen bir faâliyettir. Allâh’ın emri ile farz kılındığı için zekâta tâbî olan bir maldaki zekât miktarı, fakirin hakkıdır. Onu gasbedip vermemek, başkasının malını gasbetmekten farksızdır. Cenab-ı Hak zekât için her grup malda bir nisâb (zenginlik ölçüsü) tâyin etmiştir. Buna göre, belli miktarın üstündeki mallar zekâta tâbîdir. İslâm nazarında zenginlik, umûmiyetle halkın zannettiği gibi bugünkü süper zenginlerin serveti ölçüsünde değildir. 81 gr. altın veya muâdili bir mal, zenginliğin şer’î hudûdudur. Bu miktarda ve bunun üzerindeki bir mal, üzerinden bir yıl geçmiş olmak şartıyla zekâta tâbîdir. Dînimizde servetteki kırkta birlik hak, muhtâcındır. Muhtâcın hakkını da hak sâhibine en güzel bir şekilde takdîm etmek lâzımdır. Zekât olarak isimlendirilen bu hak, fukarânın servete kırkta bir nispetinde ortak edilmesi demektir. Zekât, muhtâca verilecek miktarın asgarîsidir. Ancak bu nispet, arâzi gelirlerinde “öşür” adı ile yüzde ona yükselmekte; hayvanlarda ise cinsine göre değişik nispetlerde emredilmiş bulunmaktadır. Servetin, zekâta ilâveten sadaka, infak ve îsar ile tezyin olması ise, mülkü ve serveti bereketlendirir ve güzelleştirir. Ebû Bekir    -radıyallâhu anh-, zekâtını vermeyenlere harp açmıştır ki, bu da meselenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Kuvvetli ortak, zayıf ortağın hakkını vermez ise zâlim ve gâsıp olur. Rahmet ve bereket kalkar. Servetteki kirlenme ve lekelenmeler temizlenmez. Kur’ân-ı Kerim’de zekât verilecek şahıslar ayrı ayrı gösterilmiştir. Fakir, borçlu, talebe, Allâh yolunda gayret edenler ve yolda kalmışlara ihtiyaçları nispetinde zekât verilmelidir. Zamanımız, bu mâlî sıkıntının had safhaya çıktığı bir devir olduğundan, zenginler normal zamanların mükellefiyeti olan zekâtla iktifâ etmeyerek, bundan çok daha fazlasını yapmalıdırlar. Bir de öşür mevzuu vardır. Ondan da kısaca bahsedecek olursak; öşür mevzuu da İslâm dünyasının ihmâl ettiği önemli bir husustur. Osmanlı’da arâzi şekli mîrî idi. Bugün ise toprağın tasarruf şekli değişmiş mülkî arâzi olmuştur. Arâzi alınıp satılabilmektedir. Sâhibi onun hakkında her türlü tasarrufta bulunabilmektedir. İster eker, ister ekmez, isterse satar. Bunun için sulanan ve emek verilen arâziden elde edilen mahsulden yüzde beş, emek gösterilmeden yağmur suyu ile yetişen mahsulden ise yüzde on zekât verilmesi lâzımdır ki, bunun şer’î adı öşürdür. Bu öşrü vermeyenler de aynı zekât vermeyenler gibi gâsıp durumundadırlar. Fukarânın, muhtâcın, “fî sebîlillâh” yâni Allâh yolunda gayret edenlerin haklarını gasbetmiş olurlar. Bu husus ciddiye alınmalı ve zekât meseleleri, ya ehlinden sorulmalı ya da ilmihal kitaplarının ilgili bölümlerinden öğrenilmelidir.

ZEKÂT, MUHTÂCA YAPILACAK İNFÂKIN FARZ OLANIDIR

Allâh’ın kullarına bir emâneti olarak ifâde buyurduğunuz mallar üzerinde, zenginlerin zekât dışında yapabileceği daha başka infak cihetlerinin olduğunu beyân ettiniz. Bu husûsu biraz daha açabilir misiniz?

Elbette… Bu infak çeşitleri, zekât gibi farz hükmünde olmayıp, teşvik edilmiş ihtiyârî fiillerdir. Bunlar, infak, îsâr ve bir malın Allâh rızâsı için bir gâyeye ebedî olarak tahsisi, yâni vakfedilmesidir. Zekât, muhtâca yapılacak infâkın farz olanıdır. Servetin, sadaka, infak ve îsar ile de tezyin olması lâzımdır. Allâh -celle celâlühû- Tevbe Sûresi’nin 34. âyetinde şöyle buyuruyor: “Altın ve gümüşü biriktirip de infâk etmeyenleri acıklı bir azâb ile müjdele.”

Dikkat edilirse âyet-i kerîmede, muhtâcın hakkı gasbedildiği zaman gasbedenin yerinin cehennem olacağı beyân edilmiştir. Bu ilâhî tehdit karşısında düşünmeli, sadaka ve infaklarda kırkta biri (1/40) aşmaya gayret etmelidir. Zîrâ âyet-i kerîmede: “…Yine sana, neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (el-Bakara, 219) buyurulmuştur.

MÜMİN KARDEŞLERİMİZİN DERDİ İLE DERTLENMELİYİZ

 Efendim, memleketimiz ekonomik olarak zor günler geçirmektedir. Bu günlerde zekâtlarımız ve infaklarımız herhalde daha da fazla önem kazanıyor?

Sizin de ifâde ettiğiniz gibi bugün memleketimiz maddî-mânevî, ictimâî ve iktisâdî buhranların içindedir. Bu sebeple büyük bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Hasta, garip, zayıf ve sâhipsiz mümin kardeşlerimizin derdi ile dertlenmeliyiz. Çünkü merhamet; dünyada vicdan huzûru, âhirette ise ebedî saâdet müjdesidir. Hattâ zekâtın îfâsının yanında imkânı olan kardeşlerimizin hayır ve hasenatlarını artırmalarında zarûret vardır. Çünkü zekât, normal bir zaman için ihtiyaç sâhiplerinin korunup gözetilmesine dâir bir emirdir. Hâlbuki bazen fakr u zarûret anormal derecede artmış bulunabilir. Böyle muzdarip cemiyetlerde sulh, sükûn ve huzuru temin için, hayırların ehemmiyeti çok daha fazladır. Böyle zamanlarda sadece farz olan zekâtla iktifâ etmemek lâzımdır. Çünkü muzdarip, muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Aynı zamanda bu, Rabbimize karşı bir şükür borcudur.

Nasıl ki çocuklarımızı küçük yaşta namaza alıştırmamız gerekiyorsa, onlara infak heyecanı kazandırarak, muhtaç ve muzdaripleri sevindirmeye de alıştırmamız gerekmektedir. Bu işin antrenmanını küçük yaşlarda başlatmazsak ileride netice almamız zorlaşır. Onlar, mülkün gerçek sâhibinin Allâh olduğunun idrâki içinde büyümeli; kendilerini -bir nevi- veznedar veya emânetçi olarak bilmelidirler. Bu şekilde yetişen nesiller, târihimizdeki yardım seferberliklerini tekrar canlandırabilirler. İslâm târihi de, takdire şâyân infak nümûneleri ile doludur.

Bir misâl vereyim: 1913’te Osmanlılar Balkanları kaybederken Hindistan’da Cevherî Kardeşler ve İslâm Teşkilâtı’nın başkanları devamlı mitingler yaptılar ve bütün Müslümanları Osmanlı’ya yardıma dâvet ederek, zekât ve infaklarını onlara vermelerini teşvik ettiler. Hattâ meydanlara sergiler açtılar. Burada câlib-i dikkat manzaralar yaşandı. Bir genç geldi, üzerindeki gömleği ve fanilasını, açılan serginin üzerine attı. Bir ihtiyar ise kefenini bıraktı.

Bu ve buna benzer birçok hâdise, büyük bir infak âbidesi meydana getirmiştir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde, başkasına vermek gibi diğergâmlıklar, gönlün bir âbide hâline gelişinin ifâdesidir. Tabiî bugün bu heyecana bizler daha çok muhtâcız. Dolayısıyla günümüzde zekâtın, verilebileceği bütün yerlere tevzii önemli olmakla birlikte, bilhassa “fî sebîlillâh” yâni Hak yolunda gayret edenlere verilmesinin daha mühim olduğu kanaatindeyim.

CANINI VE MALINI ALLAH İÇİN HİBE EDEBİLME

Efendim, vakıfların da târih boyunca büyük hayırlara vesîle olduklarını görüyoruz. Bir hayır müessesesi olarak “vakıf” konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

İnfakta müesseseleşme, vakfı meydana getirir. Vakıf, mecâzî mülkiyetin de Allâh Teâlâ’ya takdîm edilmesi, temlik ve temellükten men edilmesi, Allâh için ebedîleştirilmesidir. Gâye, yaratılan her şeye Allâh -celle celâlühû- için şefkat ve merhametle yaklaşabilmektir. Canını ve malını Allâh için hibe edebilme, cenneti satın alabilme gayretidir.

Birçok kere ifâde ettiğimiz üzere, Osmanlı’da 26 binden ziyâde vakıf vardı. Bu vakıflar diğergâm insanlarla devam etti. Dev bir dünya devletinde toplum, bu vakıflarla ictimâî dengesini buldu. Vakıflar aynı zamanda toplumun merhamet âbideleridir. İnfakların en güzel tevzî yerleridir. Günümüzde buna ne kadar muhtâcız. Bugünkü toplumumuzda bu müesseselerin yeniden dirilmesi; muhtaçlara, muzdariplere merhamet ve şefkat kucağı olması lâzımdır.

EMÂNETİN YERİNE TESLİMİ RAHMET VESİLESİDİR

Acaba lüks yerlerde oturan bir vatandaş, gecekonduda oturan bir insanımızın ızdırabını ne kadar hissedebiliyor? Varlığından ve yaşantılarından haberdar mı?

İnsan bir emânettir, eşya emânettir. Dünyaya âit her şey emânettir. Emânetin yerine teslîmi rahmet vesîlesidir. İnfak yalnız maddî değildir. Rabbin ihsân ettiği her şeyden infak edilmelidir. İslâm’ın yaşanarak tebliğ edilmesi, infâkın en güzel şeklidir. Ashâb-ı kirâm, dünyanın en ücrâ köşelerine kadar îmân sadâsını duyurmak ve insanları hidâyete kavuşturmak için kendilerini İslâm’a infak etmişlerdir. Bugün aynı vecd ve heyecanla İslâm’ın güzelliklerini dünyaya sergilemek, yine en güzel bir infaktır. Günümüzde ülkemizin en önemli iktisâdî buhranlarından biri olan enflasyonun ve krizin asıl sebebi, maddî değil mânevîdir. İnsana verilen emânet, teslim mahallini bulmayıp nefsânî arzular yolunda ve israf ile kullanıldığı için Allâh -celle celâlühû- bereketi alıyor. Araya mazlumun âhı giriyor. Huzursuzluklar birbirini takip ediyor… Zekâtın ve infâkın toplumları nasıl huzur ve sükûna kavuşturduğuna bizzat kendi târihimiz şâhittir.

ZEKÂT ALACAK İNSAN KALMAYACAK

Efendim bizim târihimizde, ecdâdımızın kendilerini düşündükleri kadar ve hattâ bazen daha da fazla komşularını, toplumun zayıf ve âciz fertlerini düşündükleri görülmektedir. Bugün ise maddî iştihâları tahrik eden kapitalizmin eseri olarak, pek çok insanın egoistleştiği, yâni başkalarını düşünmekten uzaklaştığı görülmektedir. Bunun sebep ve neticeleri sizce nedir?

Bütün müslümanlar zekâtlarını tam olarak verecek olurlarsa, bir müddet sonra zekât alacak insan kalmayacaktır. Diğer taraftan toprak sâhipleri, mahsullerinin zekâtı olan öşrü ve sürü sâhipleri de hayvanlarının zekâtlarını verse, toplumumuzda fakir ve muzdarip insan kalmaz diye tahmin ediyorum. Bunun târihte misâlleri çoktur. Ömer bin Abdülaziz devrinde zenginler zekâtlarını hakkıyla vermiş olduklarından, toplum büyük bir refah seviyesine yükselmiş ve hattâ zekât verilecek fakir bulunamayacak hâle gelmişti.

Ecdâdımız da bunun çok güzel örneklerini vermiştir. Büyük bir infak yarışında bulunmuşlar, hattâ infakta yüksek bir seviye olan îsâra kadar ulaşmışlardır. Îsâr, “kendinden koparıp verme” yada “kendin de muhtaç olduğun hâlde hakkını kardeşine devretme” hâdisesidir ki, maalesef bugün toplumumuzda yok denecek kadar azalmıştır. Her insandan îsâr seviyesinde infakta bulunması da beklenemez. Ancak peygamberler ve evliyâullâh ile yücelmiş toplumlarda îsâr duyguları hayret verici seviyededir.

Bugün, infâka daha fazla ağırlık vermek ve insanları ona teşvik etmek gerekmektedir. Dînî müesseselerin kurulması, İslâm’a hizmet edecek gayretli insanların yetiştirilmesi, toplumumuzun istifâde edeceği hastahânelerin, muzdariplerin kalacağı huzur evlerinin yapılması, toplumumuzun önemli vazifeleri cümlesindendir.

ZEKÂT VERİRKEN MUHÂTABI RENCİDE ETME!

Peki efendim zekât nasıl verilmelidir? Nelere dikkat etmek gerekmektedir?

Zekât verirken muhâtabı rencide etmeyecek bir tavır içinde olmak, olgun müslümanlığın bir îcâbıdır. Ecdâdımız, bu hususta öyle hassas davranmıştır ki bu davranış mükemmelliği, İslâmî ahlâk ve âdâbın âdetâ zirvelerinden birini teşkil etmiştir.

Eskiden câmilerde «sadaka taşı» bulunurdu ki; infak ehli müminler, sadakalarını bir zarfın içine koyarak oraya bırakır, ihtiyaç sâhipleri de vereni görüp tanımaksızın oradan ihtiyacı kadar bir meblağı alıp giderdi. Lâkin insanlar, ahlâk ve mesûliyet duygusu itibâriyle o derecede faziletli bir durumda idiler ki, ihtiyaç sâhipleri de o serbestliği istismâr etmezlerdi. Böyle sadaka taşları eski câmilerimizin bazılarında hâlâ mevcuttur. Maalesef bugünkü nesiller o taşları görür de onların ne işe yaradıklarını bile bilmezler. Allâh -celle celâlühû- âyet-i kerîmede:

“Namazı huşû ile kılanlar felâh buldu.” (el-Müminûn, 1-2) buyuruyor. Zekâtta da aynı huşû ve nezâketi yakalayabilmek gerekmektedir. Zîrâ, sadaka edebi Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmayıp da malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûreti ile yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın.” (el-Bakara, 264)

Zekât ve sadaka verilirken şefkatle, merhametle, sanki kendimize veriyormuşuz gibi, “Bu bir kader tablosudur, ben de böyle olabilirdim.” duyguları içinde bulunulmalıdır. Kalbinizin durumuna göre, zekât alanın da durumu değişiyor. Kalbinizdeki o hâl ona in’ikâs ediyor. Verirken kalbiniz ne kadar samîmî olursa, karşınızda da aynı samîmiyeti hissedersiniz. Çok acele bir şekilde hemen verip döneyim derseniz, alacağınız feyiz de ona göre olur.

Takdîm ediş tarzındaki edeb de çok önemlidir. Allâh’a takdîm ediyor gibi, bir teşekkür edâsıyla, bunun da Allâh’ın kendisine ihsân ettiği bir lutuf olduğu şuuruyla verilirse, mânen alınacak feyz daha büyük olur. Farz bir ibâdeti îfâ etmemize vesîle olduğu düşüncesiyle, fakirlere hürmet ve minnettarlık hissi duymalıyız. Bu bakımdan, infak ve sadakalarımızı bizzat fukarânın ayağına giderek takdîm etmeliyiz.

İnfaktaki edeb ve nezâket bakımından, sadakanın ilk önce Allâh -celle celâlühû-’nun eline geçip, oradan fakire intikal ettiğini ifâde eden hadis-i şerîf çok mühimdir.20

Demek ki sadakayı, Allâh’a takdîm etme idrâki içinde bulunulmalıdır. Nasıl bir hediye veya bir emâneti takdîm ederken, ambalajına ve veriliş nezâketine dikkat ediyorsak, sadakayı da o üslûb ile vermelidir. Kendimize bir eşya alırken nasıl îtinâ gösteriyor isek, aynı îtinâ ve hassâsiyetle zamanımızı ve enerjimizi verip emâneti hak sâhibine ulaştırmalıyız. Bir tebessümü, bir nezâketi esirgememek îcâb eder. Son devrin mâneviyat büyüklerinden Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri, bir muhtaç gördüklerinde arabada iseler otomobili durdurur, kapıyı açar, muhtâca doğru birkaç adım yürür, tebessüm ve nezâketle sadakayı teslim ederdi. Mahlûkâta karşı diğergâmlık, nezâket ve merhamet, biz müslümanların fârik vasfı olmalıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de yine sadaka ve infakta uyulması gereken edebe dâir şöyle buyuruluyor:

“Ey îmân edenler! Kazandıklarınız ve yerden çıkan ürünlerinizin iyisinden Allâh yolunda infâk edin.” (el-Bakara, 267)

Kula düşen, bu ictimâî ibâdeti, aşk, şevk ve vecd dolu bir gönülle ve nezâketle îfâ edebilmektir.

Mevlanâ Hazretleri: “Gönül, Cenâb-ı Kibriyâ’nın nazargâhıdır.” buyurur. Îmân bir gönül işidir. Merhamet bir gönül meyvesidir. Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, gökyüzündekiler de bize merhamet etsin. Sınırsız kuvvet ve kudret sâhibi Rabbimiz bize acısın ve bizi affetsin.

Zekât ve infâkın mânevî tarafı da çok dehşet vericidir. Bizim de içinde bulunduğumuz Hüdâyî Vakfı’na muhtelif bağışlar gelmektedir. Bazı kimselerin bağışları ile yapılan hayırlarda çok daha huzurlu olunuyor. Demek ki bu hâl, o paranın helâliyetinin seviyesini göstermektedir. Sanki parada, kazanca göre cezb ve incizâb kanunu cârî… Yine kazanç tamamen temiz bir kazanç ise alırken de verirken de onun huzurunu hissediyorsunuz. Alan fukarâ da binbir duâlar ediyor. İşte bu, işin mânevî tarafı…

Diğer bir husus, sâilin ve mahrûmun, yâni ihtiyâcını arz eden muhtaçların ve iffeti dolayısıyla isteyemeyen kişilerin servet sâhipleri üzerinde hakkı olduğudur. Bunu Kur’ân-ı Kerîm bize tebliğ eder. Âyet-i kerîmede:

“Onların mallarında, sâilin (ihtiyâcını arz edebilen fakirin) ve mahrûmun muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19) buyuruluyor. Burada bilhassa “mahrûm” diye ifâde edilen kimseler, yâni iffeti dolayısıyla isteyemeyen nezih insanlar, belli bir terbiye görmüş kimselerdir. Bu mahrumları ihmâl etmemek lâzımdır. Onların dış görünüşlerine aldanıp, bunların ihtiyaçları yoktur, diyerek geri dönülmemelidir.

ARAŞTIRMA YAPILMADAN VERİLEN ZEKÂTLARIN İADESİ ÎCÂB EDER

Yâni ciddî bir araştırma mı gerekiyor?

Elbette. Çünkü özellikle farz bir ibâdet olan zekâtta taharrî şarttır. Zâten araştırma yapılmazsa, zekât yerini bulmadığı takdirde, o zekâtı yeniden vermek lâzımdır. Zekâtın iki şartı vardır. Biri taharrîdir, yâni araştırmadır; diğeri ise temlik, yâni mülkiyetini muhâtaba devretmektir. Bu taharrî yapılmadan verilen zekâtların iâdesi îcâb eder. Tabiî ki yerine, yâni gerçek ihtiyaç sâhiplerine ulaşmamışsa…

ZEKÂT YALNIZCA ŞAHSA VERİLİR

Peki efendim vakıf gibi aracı müesseselere verilen zekâtlarda, taharrî yükü kişiden düşer mi? Yâni taharrî tamamen müesseseye mi âit olur?

Aracı müesseselere verilen zekâtlarda taharrî tamamen müesseseye âittir. Müessesenin bu işle vazifeli kimseleri gidip, mahallinde araştırma yapmalı, zekât verilecek kimselerin durumunu mahallenin muhtarından, câminin imamından vb. güvenilir kimselerden tedkik etmelidirler. İmkân olursa evine de ziyârette bulunmalıdırlar. Çünkü zaman zaman bâzı insanlar hayır müesseselerini istismâr edebiliyorlar. Bu kadar taharrîden sonra -Allâhu a‘lem- bir mesûliyet kalmaz. Yâni araştırma yapılıp, para verildikten sonra bunların zekâta muhtaç olmadıkları ortaya çıkarsa, zekâtı tekrar iâde etmek îcâb etmez.

Zekât yalnızca şahsa verilir, temlik şarttır. Hükmî şahıslara zekât verilmez. Bütün câmiler, mektepler, Kur’ân Kursları, hastahâneler zekâtla değil, infakla yapılır. Bunun için, zekât dışında yapılan diğer infakların İslâm’da çok önemli bir yeri vardır. Meselâ, Osmanlı’da kurulan 26 bin küsur vakıf, tamamen infâka dayalı vakıflardı. Pek çok hizmetin görülmesi bu vakıflar kanalıyla olmuştur. Su, hastahâne, yetimleri evlendirme vakıflarından tutun da, hamallara, kuşlara hizmet vakıflarına kadar akla hayale gelmeyecek vakıflar bunlar arasındadır. Bugün bu duygu derinliğine hayalimiz bile ulaşamıyor. Bunlar yüce rûhların ve büyük ufukların mahsulleridir. Osmanlı’da câmi yapılırken yanına şifâhâne, sebil ve medrese de yapılmıştır. Ve bütün bir toplumun ihtiyaçları câmi etrafında toplanmıştır. Bu sûretle halk, hem mülkün Allâh’a âit olduğunu hissetmiş, hem de ictimâî denge hâsıl olmuştur. Fakir ile zengin aynı mahallede huzur içinde yaşamışlar ve zengin evleri, fakirlerin sığınağı olmuştur. Fukarâ rahatlıkla derdini orada anlatabilmiş, yetim orada himâye edilmiştir. Zâten hendese olarak da zengin ile fakir evi arasında pek fark yoktur. Zengin ile fakirin gönlü aynı atar ve birbirlerine karşı kardeşlikle bağlanırlardı. Zenginler, farz ibâdetlerini îfâya vesîle ve sadaka ile belâlardan korunmalarına sebep oldukları için fakirlere, nezâket ve teşekkür duyguları içinde verirlerdi. Fukarâ da, Allâh’ın verdiği bu hediyelere zenginler vasıtasıyla ulaştıkları için, onlara karşı şükrân hissiyle dolu olurlardı.

ALAN MESRUR OLUR, VEREN DE HUZUR DUYAR

Efendim şüphesiz târihimiz sayısız infak ve îsâr örnekleriyle doludur. Çok olmasa da günümüzde de ibretâmiz hadiselerle karşılaşıyoruz. Sizi çok etkileyen birkaç hadiseyi anlatabilir misiniz?

Öncelikle babam ve amcam hatırıma geliyor. Fukarâya bir şey takdîm edecekleri zaman, bunun en güzel bir şekilde ambalajını yaparlar, gayet güzel bir nezâketle, incitmeden gönül alarak takdîm ederlerdi. Alan mesrur olur, veren de huzur duyardı. Biri, Allâh’tan geldiğini kabul ederek alıyor, diğeri de Allâh’ın verdiği bu emâneti yerine tevdî etmiş oluyordu.

Hüdâyî Vakfı’nda da örnekler sayısızdır. Yine de birkaç örnek vermek istiyorum. Vakıf olarak, bir anne ve oğluna yardım ediyorduk. Oğlu felçliydi, üniversiteyi bitirmişti. Birgün bu anne geldi, vakfa teşekkür etti. Bundan sonra yardım almayacağım, benden daha muhtâcına verirsiniz, dedi. Çünkü dedi, oğlum vefât etti. Son aldığım parayla da çocuğumun cenâzesini kaldırdım. Şimdi benim bir tek kuru başım kaldı. Onu da nasıl olsa kendi başıma idâre ederim. Bana vereceğiniz parayı, bizim eski durumumuzda olan muhtaç bir aileye verirsiniz, dedi.

Yine Hollandalı, beyi vefat etmiş, yetimleri ile kalmış bir aileye yardım ediyorduk. O da birgün vakfa mektup yazdı. “Artık beyimin borçlarını ödedim. Onu kul hakkından kurtardım. Kendi emeğimle geçinecek durumdayım.” diyerek teşekkür ediyordu. Böyle örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Bunlar hep îsâr nümûneleridir. Yâni kendi imkânından vazgeçip, imkânını başkasına devredebilme fazîletidir.

 

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle