Sahabenin Heyecanı

Dünya hayatının zorlukları karşısında yorulan, pes eden Müslümanlar sahabe nesline baksın!

Yüreğinde yaşama ve yaşatma heyecanı kalmamış bir kişi, çoğu zaman et ve kemik yığınından oluşan sıradan bir canlıdan ibaret kalır. Var oluşun anlamı kalmaz, misyon ve vizyonlar sönükleşir, hedefler gündemi belirleyemez olur, planlama ve harekete geçme motivasyonu zaafa uğrar. Bu bir anlamda bitişin, kötürümleşmenin, uyuşmanın, donuklaşmanın ve nihayet varlık sahnesinde rol bitişinin açık bir işaretidir. Böylesi kimselerden oluşan topluluklar, davalar ve hareketler, büyüyüp gelişme aşamasından, duraklama, gerileme ve nihâyet silinip gitme akıbetine doğru yol alıyorlar demektir.

Geçtiğimiz günlerde muhterem Osman Nuri Topbaş üstadımızla bir röportaj gerçekleştirilmiş ve kendisine böylesi heyecan tükenişlerinde ne yapılması gerektiği sorulmuştu da verdiği cevap dikkatimizi çekmişti:

“…Ama sahabi yorulmadı!”

ASHABIN HİZMET VE DAVA HEYECANININ KAYNAKLARI

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafında bir yıldız kümesini andıran ashâb-ı kiramı, çok ileri yaşlarına rağmen diri tutan, diyardan diyara dere-tepe koşturan, yüzlerinde yorgunluk, bıkkınlık ve bitkinlik emaresi hissettirmeyen iç enerjilerinin kaynakları nelerdi? İşte bu yazıda tespit edebildiğimiz kadarıyla bu kaynaklara kısa kısa işaret etmeye çalışacağız.

  • Her şeyden önce bu heyecanın en temel kaynağı güçlü bir imandı.

İman, sadece iman ettim sözünden ibaret bir ifade değil, Allah ve resulünün verdiği haberleri kalbin tasdikiyle başlayan ve bu tasdik çerçevesinde hayatın şekillendiği bir var oluş biçimiydi. İmanın her boyutu bir heyecan üretiyordu.

Allah’a iman, onların istek ve arzularının kıblesini şu iki şeye tahsis etmişti: 1. Hakk’ın rızası ve 2. Kendilerine Hak katında fazilet ve mükerremiyet kazandıracak fazl-ilâhî ve ihsanlar1. Muhabbetullaha nailiyet, kalplerinin merkezinde güçlü bir istekti. O’nun rızası ve muhabbeti uğruna kınayanın kınaması umurlarında değildi. İlây-ı kelimetullah davasına kilitlenmiş olmaları, hayatlarını nefsânî arzuları uğruna harcamak yerine Allah’a adamayı kolaylaştırıyordu.

  • Resûlullah’a iman ve muhabbet, heyecanlarının diğer bir ana kaynağıydı.

O’nu canlarından daha çok seviyor ve bu muhabbetle ona can ü gönülden teslimiyet gösteriyorlardı. O’nun bir tebessümü, bir iltifatı, candan ilgisi ve muhabbetli nazarı, yüreklerini heyecanla dolduruyor, âdeta ayaklarını yerden kesiyordu. Böylesine bir muhabbet, elbette Habibullahın gönlündeki ulvî duyguları ve enerjiyi onların gönüllerine akıtıyordu. O’na itaati, Hakk’a itaat biliyor, ittibayı (O’na tabi olmayı) Hakk’ın muhabbet vesilesi görüyorlardı. Cennette O’nunla beraber olabilme iştiyakı içlerinde dert olmuş ve daima bunun tasasını çekiyorlardı. O’nun bir arzusunu gerçekleştirme adına maldan da candan da geçebilmeyi göze almaları, gönüllerine zor gelmiyordu.

  • Âhirete yakinen iman etmeleri bir başka heyecan pınarıydı.

Dünya hayatının faniliği ve gerçek hayatın âhiret hayatı olduğu hakikati yüreklerini kaplamıştı. Yaptıkları her şeyin âhirette karşılarına çıkacağına yönelik en küçük bir tereddütleri yoktu. Cennet ve cemâl-i ilâhîye kavuşma arzusu, onları dünyaya karşı zâhid kılmıştı. Allah katındaki nimetlerin, altın ve gümüş biriktirmekten, evlâd ü iyâl nimetinden, dünyevî köşkler ve her çeşit geçici zevklerden daha hayırlı ve daha üstün olduğuna tam inanmışlardı. Cenneti elde etme adına maldan da candan da geçerek Hak uğrunda şehid olmayı, yüreklerine yüce bir niyet olarak yerleştirmişlerdi. İman heyecanını sönükleştiren ve kişiyi donuklaştıran şey, geçici zevkleri hedef haline getirmekten başka ne olabilirdi ki? Nitekim Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- aşırı dünya sevgisi ve ölüm korkusunun ümmeti zayıf bırakacağına asırlar öncesinden işaret etmiş ve bizleri uyarmış mıydı.2 Gönüllerdeki âhirete iman zayıflayınca, elbette ulvî hedeflere yönelik heyecan kaybolacak ve yerini fani dünyanın zevkleri dolduracaktı.

  • Allah ve Resülünün vaadlerine ve müjdelerine imanları tamdı.

Hendek Gazvesi’nde, korkudan kimilerinin yüreği ağzına geldiği bir sırada, Allah Resûlü hendeklerin açılmasında bizzat çalışarak zorlu bir kayayı parçalamış ve arkasından, ashabına Bizans ve İran diyarlarının fethini müjdelemişti de onlar da “Allahu Ekber” diyerek karşılık vermiş ve yüreklerine o beldelerin fethinde bulunma niyetini almışlardı. İstanbul’un fethi de gönüllerinde böyle bir kızıl elma olmuştu. Ebu Eyyûb el-Ensari’yi seksen küsur yaşında iki defa İstanbul surlarının önüne getiren heyecan, O’nun vaadine olan güvenden başka ne olabilirdi ki?

  • Heyecanlarını imkânlarından değil, Hakk’a güvenlerinden alıyorlardı.

Üzerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra “Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl” (Allah bize yeter O ne güzel vekildir) diyen kimseyi durdurabilecek hangi imkânsızlıktır? Ya da hangi karşı kuvvettir? Şu âyet-i kerime sahabedeki bu eşsiz özgüveni haber verir:

“Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diye cevap verdiler.” (Âl-i İmrân; 173)

  • Allah’ı zikrederek gönüllerinin kurumasına fırsat vermiyorlardı.

Heyecanı diri tutan gönül diriliğidir. Gönül diriliği ise ancak Hakk’ı zikretmekle mümkündür. Beden yorgunluğu çabuk geçer. Gönül yorgunluğu ise ataleti ve donukluğu sürekli hale getirir. Tevbe, istiğfar ve zikirle sürekli yenilenen gönüller, hiçbir zaman atâlete mahkûm olmazlar. Allah Resûlünün rahle-i tedrisinde yetişen ashab-ı kiramın iç heyecanlarının kurumamasında, namaz başta olmak üzere Hak’la kurdukları zikir ve murakabe asla göz ardı edilmemelidir. Gecenin sekîne (huzur, itmi’nân ve dinlenme) oluşunda, uyku ve gece kıyamı iki önemli unsurdur. Uyku daha çok bedenin yenilenmesine ve dinçliğini elde etmesine vesile olurken, gece kıyamı (teheccüd) de kalbin diriliğine, itmi’nânına ve heyecan yüklenmesine bir vesiledir.

Sözün özü, ashâbın gönüllerini şarj ettiği heyecan pınarları, heyecan kaybı yaşayan herkes için kıyamete kadar akıp duracaktır. Zira ebedî diri (Hayy) ve kullarına rahmeti sonsuz bir Rabbe iman ediyoruz. Habîbullahın hayatı ve mesajları terütaze önümüzdedir. Buna ilaveten peygamber varisi olan Rabbânî âlim ve âriflerimiz de gök kubbenin altında eksik değildir. Dünyanın faniliği ve âhiret yolculuğumuz da şüphe götürmez bir gerçektir. Zikrullah ve murakabe için ise hiçbir engelimiz söz konusu değildir. Öyleyse önemli olan bu pınarlardan gönül testimizi doldurabilmektir.

Dipnotlar: 1) Fetih Sûresi 29. 2) Ebû Dâvud, Melâhim, 5.

Kaynak: Dr. Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 423

SAHABENİN PEYGAMBER AŞKI

Sahabenin Peygamber Aşkı

SAHABENİN NAMAZ AŞKI

Sahabenin Namaz Aşkı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.