Sağır Komşunun Hasta Ziyareti
Gönül almaya gitti, hatır kırıp döndü! Hazret-i Mevlânâ’nın 'Sağır Komşu' kıssası üzerinden, usulsüz yapılan ibadet ve ziyaretlerin nasıl bir yıkıma dönüştüğünü okuyun.
Allah rızâsından uzak, riyâya bulanmış ve nefsânî menfaatler için yapılan bir hasta ziyaretindeki gâfil ziyaretçi ile gâfil hastanın gaflarını, Hazret-i Mevlânâ, mizâhî bir üslûpla, şu şekilde hikâye eder:
SAĞIRIN HASTA ZİYARETİ HİKAYESİ
Anlayışlı ve yol-yordam bilen biri, gaflet içinde bulunan sağır bir ahbâbına:
“–Komşun hastalanmış, haberin yok mu?” dedi.
Komşusunun hastalığından yeni haberdar olan gâfil sağır, kendi kendine ziyaretinin muhâsebesini yapmaya başladı:
“Tut ki komşumu ziyarete gittim. Bu sağır kulakla, o hasta gencin ne dediğini ben nasıl anlarım? Hem insan hasta olunca, sesi de kısık, zayıf ve yavaş çıkar. Bu durumda onun sözlerini hiç anlayamam.” diye düşündüyse de:
“Fakat komşudur, çâresiz gitmem lâzım. Aksi hâlde herkes beni ayıplar, îtibârımı kaybederim.” diyerek, gitmeye karar verdi.
Ardından da şöyle bir plân yaptı:
Ben onu ziyarete gittiğimde, dudaklarının kımıldadığını görürsem, ne dediğini tahmin yoluyla, çeşitli kıyaslarla anlamaya çalışırım. Hastaya duymadığımı da belli etmem. Zâten o da içinde bulunduğu ıztıraptan dolayı bunun farkına varmaz. Evvelâ:
“–Nasılsın ey benim dertli komşum?” derim.
O da, karşılık olarak elbette:
“–İyiyim, hoşum!” diyecektir.
Ben de:
“–Allâh’a şükürler olsun!..” derim.
Sonra:
“–Ne yemek yedin?” diye sorarım.
O:
“–Şerbet içtim, yahut mercimek çorbası yedim.” der.
Ben de:
“–Âfiyet olsun, şifâ olsun!” derim.
Sonra:
“–Peki, hekimlerden kim geliyor? Kim bakıyor?” diye sorarım.
O da:
“–Filân geliyor.” diye cevap verir.
Ben de kuvve-i mâneviyyesini artırmak için:
“–O hekimin ayağı çok uğurludur. İyi ki onu çağırmışsınız; o gelince işler yoluna girdi demektir.” derim.
O gâfil sağır, kıt aklınca bu tahminî konuşma, kıyaslama ve suâl-cevapları tasarladıktan sonra kalktı, hastayı ziyarete gitti.
Aynen tasarladığı gibi ilk önce:
“–Nasılsın ey benim dertli komşum?” dedi.
Binbir acı ve ıztırap içinde kıvranan hasta, inleyerek:
“–Çok fenâyım, sanki ölüyorum.” dedi.
Ancak bunu işitmeyen sağır, derhâl daha evvel zihninde kurduğu cevâbı yapıştırdı:
“–Allâh’a şükürler olsun!..”
Hasta, bu söze son derece incindi, canı sıkıldı. Komşusunun tezatlı hâlinden bir şey anlayamadı:
“Demek ki bu komşu, benim ölmemi istiyor!..” diye düşündü.
Bundan habersiz olan sağır, ikinci suâlini sordu:
“–Ne yiyip içiyorsun?”
Zaten canı sıkılmış olan hasta kızgınlıkla:
“–Zehir, zakkum!” dedi.
Sağır:
“–Âfiyetler olsun!” deyince, hastanın öfke ve kahrı büsbütün arttı. Çünkü hasta da olgun kişilerden değildi.
Bundan sonra sağır:
“–Derdine çâre bulmak için hekimlerden kim geliyor? Seni kim tedâvi ediyor?” diye sordu.
Hastanın öfkesi had safhaya gelmişti. Tahammül edemeyip büyük bir gazapla haykırdı:
“–Kim olacak, Azrâil geliyor! Haydi beni daha fazla çıldırtmadan defolup git buradan!” dedi.
Fakat gâfil sağır, hasta adamın söylediklerini duymadığı gibi, onun hâlinden de ne durumda olduğunu anlamıyor, habire tasarladığı cevapları sıralıyordu. Hafif hafif başını sallayarak hasta komşusuna bu defa:
“–Onun ayağı çok uğurludur. O geldiği için sevin, neşelen!” cevâbını verdi ve vazifesini yerine getirmenin huzuruyla hastanın yanından ayrıldı.
Evden çıkarken:
“İyi ki böyle bir ziyareti gerçekleştirdim de îtibârımı korudum. Hem de bir zavallının gönlünü almış oldum.” diyordu.
Oysa kıt akıllı, ahmak ve gâfil sağır, bu ziyaretinden çok zararlı çıkmıştı. Ama o, gafletinden dolayı kendisinin kârlı çıktığını zannediyordu.
Onun ayrılmasından sonra derin bir nefes alan hasta da komşusunun sağırlığını düşünmeyerek gaflet içinde kötü sözler söylüyor:
“Meğer çok iyi bir kimse olarak bildiğimiz şu komşumuz olacak adam, bizim can düşmanımızmış! Ne yazık ki onun bir ezâ küpü ve bir cefâ kaynağı olduğunu bilememişiz!..” diyor, durmadan kahırlandıkça kahırlanıyor ve gâfil komşusu hakkında bedduâ ediyordu.
Kendi kendine:
“Hasta ziyaretine gitmek ve hâl-hatır sormak, gönül almak içindir. Bu adam ise hatır sormak için değil, hatır kırmak, düşmanlık ve kötülük yapmak, sanki bir hastadan intikam almak için gelmiş! Düşmanını hasta, zayıf ve bitkin bir hâlde görüp de kötü kalbini sevindirmek istemiş! Hâlbuki ben onu komşuluk müddetince hiçbir zaman incitmedim!..” diyordu.
Hisse:
“Vusûlsüzlük, usûlsüzlüktendir.” denilmiştir.
İbadetler, sâlih ameller, muâşeret ve muâmelât; sırf Allah rızâsı için ve tâdil-i erkân ile, yani usûl ve âdâbına riâyet edilerek yapılırsa, Hak katında makbul ve mûteber olur.
Fânîlere gösteriş yapmak, zevâhiri kurtarmak, “ne iyi insan” desinler, “ne kötü biri” demesinler gibi nefsânî kaygılarla, sunʼî ve yapmacık tavırlarla, mecburiyet savar gibi kerhen ve zoraki îfâ edilen vazifelerden ise hiçbir hayır gelmez. Bilâkis bunlar, faydadan çok zarar getirir, hayır yerine şerre müncer olur.
Böyle bir aldanış içinde olan gâfiller, Kur’ânî tasvirle:
“Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır!” (el-Ğâşiye, 3)
Dolayısıyla amellerimizin zâhiren ve bâtınen kulluk edebine ne kadar uygun olduğuna son derece dikkat edelim. Ömür sermayemizi ve sayılı nefeslerimizi, ebedî bir pişmanlıktan başka bir şey getirmeyecek olan faydasız uğraşlarla ziyan etmeyelim.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!