Peygamberimizin Hüzün Senesi
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin (r.anha) vefatıyla yaşadığı “Hüzün Yılı” ve sabır, imtihan ile hidayet gerçeği anlatılıyor.
Müşriklerin muhâsarasından selâmete çıkan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Müslümanların sevinci fazla sürmedi. Çünkü boykotun kaldırılmasının hemen ardından, kendisinin ve mü’minlerin hâmîsi olan, onları fedâkârâne bir şekilde müdâfaa eden amcası Ebû Tâlib vefât etti.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun îmân etmesi için zaman zaman çok ısrâr ederdi. Ebû Tâlib de bu ısrar karşısında yeğenine:
“–Ben Sen’in hakîkatini biliyorum. Lâkin Sana îmân edersem, Kureyş’in kadınları beni ayıplar!” derdi.
Hazret-i Peygamber’in nübüvvetini vicdânen kabûl eder, nefsâniyeti muktezâsı reddederdi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun îmanlı olarak rûhunu Rabbine teslîm etmesi için ölüm döşeğinde iken de:
“–Ey amca! Ne olursun, bir kelime söyle ki, Allâh sana sonsuz saâdet bahşetsin!” diye ısrâr etti.
O sırada oraya gelmiş bulunan Ebû Cehil, buna mânî oldu. Çünkü Ebû Tâlib’e sürekli kelime-i şehâdeti telkîn eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mukâbil Ebû Cehil:
“–Sen atalarının dînindesin!” telkîninde bulunuyordu.
Nihâyet Ebû Tâlib’in, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e son sözü:
“–Ben, eski dîn (Abdülmuttalib’in dîni) üzerine ölüyorum. Kureyş benim için ölümden korktu da dînini değiştirdi demeyecek olsalardı, Sen’in sözlerini kabûl ederdim!..” oldu. (Buhârî, Cenâiz 81, Menâkıbu’l-Ensâr 40; İbn-i Sa’d, I, 122-123)
Bu sözler üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben de senin için dâimâ istiğfarda bulunacağım!” buyurmuşlar, fakat amcasının evinden mahzûn olarak ayrılmışlardır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çok üzülüp amcası için “Sana dâimâ istiğfarda bulunacağım!” demesi üzerine âyet-i kerîmede şöyle buyruldu:
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin! Fakat Allâh, dilediğini doğru yola iletir...” (el-Kasas, 56) (Müslim, Îman, 41-42)
Hidâyet, kulu sırât-ı müstakîme ileten nûr-i ilâhîdir. Kimin gönlü ona teşne ve Hakk’a meyilli ise, ancak ona nasîb olur.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“...(Allâh) kendisine yönelen kimseye hidâyet eder!” (er-Ra’d, 27)
Bu hususta başkalarının gayreti, sâdece vesîle olmaktır. Aksi hâlde, diğer bir kimsenin -velev peygamber bile olsa- gayreti ile hidâyetin nasîb olması her zaman mümkün değildir. Nitekim -Hazret-i Peygamber’in gayretine rağmen- Ebû Tâlib’in, hakîkati bildiği hâlde nefsâniyetine mağlûb olarak Hakk’a meyletmemesi üzerine kendisine hidâyet nasîb olmamıştır.
HÜZÜN YILI: EBÛ TÂLİB’İN VEFATI VE MÜSLÜMANLAR İÇİN ZOR DÖNEM
Peygamber Efendimiz’i derin bir hüzne gark eden Ebû Tâlib’in vefâtının üzerinden henüz üç gün bile geçmemişti ki, Allâh Rasûlü’nün dert ortağı, büyük desteği, can yoldaşı, Seyyidetü’n-Nisâ, Hatîcetü’l-Kübrâ -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz de vefât etti. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile mü’minlerin gönüllerinde acı üstüne bir büyük acı daha eklendi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çok sevdiği mübârek zevcesini, kabr-i şerîfine bizzat kendi elleriyle indirdiler. Âlemlerin Efendisi’nin gönlü gam ve kederle mahzûn olmuş, gözleri yaşlarla dolmuştu.
Hazret-i Hatîce vâlidemiz, Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- için İslâm dâvâsında sâdık bir müşâvir, dert ortağı, tesellî ve sükûnet kaynağı idi. Onun vefâtı Allâh Rasûlü’ne:
“−Şu ümmet üzerine gelen iki büyük iptilâdan hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum.” (Ya’kûbî, II, 35; Taberî, Târih, II, 229) dedirtecek kadar ağır gelmişti.
Bu iki hüzünlü hâdise sebebiyle Mekke devrinin onuncu senesine “Hüzün Senesi”denildi.
Amcası ve zevcesinin vefâtıyla, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hiçbir zâhirî, izâfî ve fânî dayanak, sığınak ve barınak kalmamış oldu. O’nun gönül âlemi böylece Hak Teâlâ’ya münhasır kılındı. Zîrâ tevekkül ve teslîmiyet gösterilecek yegâne ve mutlak mercî yalnızca Cenâb-ı Hak idi. Nitekim çocukluğunda da anne, baba ve dede himâyesinden mahrûm bırakılarak Allâh’ın terbiyesinde yetiştirilmişti.
HZ. HATİCE’NİN VEFATI VE RASÛLULLAH’IN HÜZÜN DÖNEMİ
Hatîce vâlidemiz çok fazîletli bir insandı. Vahiy meleği bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e gelerek:
“−Yâ Rasûlallâh! Hatîce, elinde bir kap yemekle Sana gelmektedir. Hatîce yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, gürültü ve yorgunluk olmayan cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele!” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)
Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- bu ilâhî selâma şöyle mukâbele etti:
“−O (şânı yüce Allâh) Selâm’ın kendisidir, selâm O’ndandır, Cebrâîl’e de selâm olsun! Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi Sen’in de üzerine olsun.”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtı boyunca bu mübârek zevcesini unutmadı. O’na karşı vefânın en güzel örneklerini sergiledi.
Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatıyor:
“Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hanımlarından hiçbirine, Hatîce’ye olduğu kadar gıpta etmedim. Üstelik onu hiç görmemiştim. Fakat Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu sık sık yâd ederdi. Bir koyun kesip etini parçaladığında, çoğu zaman Hatîce’nin dostlarına gönderirdi. Bir defâsında (dayanamayıp) Allâh Rasûlü’ne:
«−Sanki dünyâda Hatîce’den başka kadın kalmadı!» dedim.
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«−O şöyle şöyleydi.» diye güzel vasıflarını saydı ve:
«–Çocuklarım da ondan oldu.» buyurdu.
İçimden:
«–Bir daha Hatîce hakkında kötü söz söylemeyeceğim.» dedim.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 20; Edeb 73; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 74-76)
Birgün Hatîce’nin kız kardeşi Hâle bint-i Huveylid, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmek için izin istemişti. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hatîce’nin sesini hatırladı ve:
“–Allâh’ım, bu (Hatîce’nin kardeşi) Hâle bint-i Huveylid!” diye heyecanlandı.
Bu manzarayı gören Âişe -radıyallâhu anhâ- dayanamadı:
“–İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş ve bir zamanlar ölüp gitmiş Kureyşli bir ihtiyarın nesini anıp duruyorsun? Allâh sana onun yerine daha hayırlısını verdi.” dedi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)
Hazret-i Âişe “daha hayırlı” sözüyle kendisini kastediyordu. Onun bu sözünü yerinde bulmayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevâbı verdi:
“–Hayır, Allâh Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabûl etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti.” (İbn-i Hanbel, VI, 118)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!