Osmanlı’da Ahlâk ve Vakar: Müslüman Türklerde Tevâzû Geleneği
Hayânın, tevâzûnun ve kibirden arınmış bir vakar anlayışının toplumsal hayata yön verdiği Osmanlı'da, en üst makamdan en sade ferde kadar ahlâk bir şahsiyet meselesiydi.
Uzun yıllar İstanbul’da ikâmet ederek Osmanlı cemiyet hayâtını titizlikle müşâhede eden Fransız doktor A. Brayer şöyle der:
OSMANLI’DA TEVÂZÛNUN VE HAYÂNIN İNŞA ETTİĞİ AHLÂK
“Müslüman Türkler arasında hayânın (utanmanın) bir neticesi olarak kibir ve gurur âdeta yok olmuştur. Çünkü kibir ve gurur, İslâm’ın pek şiddetli bir şekilde yasakladığı menfîliklerdendir. Müslümanlar, birbirlerine karşı dâimâ şu telkinlerde bulunurlar:
- Yeryüzünde sakın azametle yürüme, gurur sebebiyle insanlardan yüz çevirme!
- Mütekebbir ve mağrur olandan Allâh nefret eder!
- Hareketlerinde mütevâzı ol, hafif sesle konuş!
- Kibir, cehâletten ileri gelir, âlim aslâ mağrur olmaz.
- Tevâzû, insana asâlet verir.
Bundan dolayıdır ki, Osmanlı’nın yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber, aslâ kibir ve azamet yoktur. Onlar, dâimâ yavaş sesle konuşurlar. El ve kol hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimâne bir edâ sezilmez. Hizmetlerinde de tatlılık ve kolaylık vardır.”
İşte Osmanlı cemiyet hayatındaki bu hâlet-i rûhiye, en sıradan bir fertten pâdişâha kadar bütün bir topluma şâmil hâlde bulunuyordu. Nitekim Osmanlı sultanları, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar her cuma selâmlığına gidip gelirken, maaşlı askerlerine:
“Mağrur olma pâdişâhım, senden büyük Allâh var!..” diye söylemelerini emrederek, kendilerine yapılan bu îkâzı resmî bir an’ane hâline getirmişlerdir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!