Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 31 Ağustos 2020 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin Yusuf Suresi ve Yusuf Aleyhisselam'dan bahsettiği (24 Ağustos 2020 sohbetinin devamı) Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 31 Ağustos 2020 tarihli sohbeti...

31 Ağustos 2020 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, mücellâ, musaffâ, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine;

Dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına;

Diğer taraftan, bugün Yusuf -aleyhisselâm- dersimize devam edeceğiz. Rabbimiz, kavlî âyetlerde, yani Kur’ân âyetlerinde derinleşmeyi, diğer taraftan kevnî âyetlerde, yani kâinat kitabının tefekküründe seviye kazanabilmeyi, ilâhî kudret akışlarından, ilâhî tecellîlerden, ilâhî nakışlardan bu cihandaki bir nasîb alabilmeyi ve bu cihânın sessiz lisânını okuyabilmeyi, Cenâb-ı Hak cümlemize keremiyle, lûtfuyla ihsan ve ikram eylesin.

Yine Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in hastalarına şifâ, dertlilerine devâ, borçlularına edâ, nâ-murâd olanları bermurâd, nâşâd olanları karîben handân u şâdân eylesin. Bu niyaz, bu duâ ile, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem kardeşlerimiz!

Geçen hafta Yusuf Sûresi’den başladık. 14. âyete kadar geldik. 15. âyet:

“Derken kardeşleri onu alıp götürünce, kuyunun dibine bırakmak hususunda görüş birliğine vardılar...”

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Biz diyor, Yusuf’a vahyettik buyuruyor. Zaman gelecek, onların hiç hatırına gelmeyeceği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacağız. Yani bu yaptıkları cürmü, kendilerine hatırlatacağız.” (Bkz. Yusuf, 15)

En nihâyet:

“–Ey yalancı rüyâ sahibi diyorlar, hani diyorlar sana secde ederken gördüğün yıldızlar diyorlar. Hadi gelsin de bizim elimizden kurtarsın.” diyorlar.

İple bağlıyorlar. İpi tam ortadan kesiyorlar, kuyunun içine bırakıyorlar.

Tabi onlar daha çok, “taşlayalım” diyorlar. Hem kuyuya ipi kesiyorlar, hem de bir taşlayalım diyorlar. Taşla öldürelim kuyuda diyorlar. Yahuda;

“–Yok diyor, mâdem söz verdik diyor, anlaştık diyor, o zaman diyor, taşlamayalım.” diyor.

O sırada -rivâyette- Cenâb-ı Hak Cebrâil’e nidâ ediyor:

“–Kuluma yetiş!”

Cebrâil derhal emri yerine getirerek Yusuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturtuyor. Ona -rivâyete göre- Cennet nîmetlerinden yediriyor. Ve ardından da İbrahim -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydiriyor.

Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Yusuf kuyuya atıldığında on iki yaşında idi. Babası Yâkub ona kırk sene sonra kavuşacaktı.”

Demek ki kırk sene bir hasret çekilecek.

Yusuf, kuyuya atılınca Allah Teâlâ’ya şöyle nidâ etti (tabi Cenâb-ı Hak demek çok firâset veriyor Yusuf’a):

“–Ey gâib olmayan şâhid!

Ey uzak olmayan yakın!

Ey mağlûb olmayan gâlip!

İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar!

Bana bir kurtuluş kapısı aç yâ Rabbi!”

Rivâyete göre Yusuf kuyuda üç gün kaldı veyahut da bir saat kaldı. Muhtelif rivâyet var.

Cebrâîl kuyuda Yusuf’a şu duâyı öğretti:

“Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran!

Her duâya icâbet eden!

Ey her türlü kırıkları saran!

Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran!

Ey her kimsesizin sahibi, her yalnızın yardımcısı olan Allâh’ım!

Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim!

Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim!

İlâhî, muhabbetini kalbime öyle yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın (zâten tasasız bir hayat yaşayacak ondan sonra, muzdarip fakat tasasız), orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın.

Ey Rabbim beni muhâfaza et!

Sen Erhamu’r-Râhimîn’sin!”

Kuyuya atılınca Yusuf, hemen zikretmeye başladı.

Daimâ, enbiyâ-evliyâ, başına bir felâket, musibet geldiğinde, onlara sabır ve tahammül göstererek hemen zikre başlarlardı. Bu da Cenâb-ı Hakk’a o belâlar, musibetler, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesîle olmuş olurdu.

En çok belâlar -mâlum- peygamberlerden başlayarak geliyor. Rasûlullah Efendimiz, en çok çile çemberinden geçen peygamber benim, buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Kıyamet, 34/2472)

Diğer tarafan Allah -celle celâlühû- Yâkub -aleyhisselâm- ve Yusuf’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdir etti ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıklarını daha da artırsınlar ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kendilerini kurtarsınlar, yüksek derecelere vâsıl olsunlar…

Yine peygamberlere baktığımız zaman, bir müddet kendi memleketlerinden garip olarak başka beldelerde Cenâb-ı Hak yaşatıyor.

Nitekim Yusuf -aleyhisselâm- on iki sene hapiste kaldı. Bunun hikmeti de, onun halvet, riyâzat, meşakkat, mücâhede ile mânen kemâle ermesi idi.

Eğer Yusuf, babasının yanında kalsaydı, belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzak bir mekânda bir garip olarak kalırlar.

Kardeşleri;

“Akşamleyin, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki:

«Sevgili babamız,  biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)

Yani dilin söylediğini… Sîmâ diline; “Sen yalan söylüyorsun!” der.

Bu da çok mühim, başka bir hâdise:

Rivâyete göre, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. O sırada bulunan Şa’bî ona dedi ki Şurayh’a:

“–Şurayh dedi, bu kadının mazlum olduğunu zannediyorum dedi. Görmüyor musun dedi, nasıl ağlıyor!” dedi.

Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:

“–Ey Şâ’bî dedi, Yusuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdiselerin açık hakîkatine bakarak hüküm vermek îcâb eder.”

Yani burada Kadı Şurayh, sadece kadının beyânına ve ağlamasına göre hareket edecek olsaydı, yanlış bir karar vermiş olacaktı.

Bir de unutmamak lâzımdır ki, yalan, er-geç ortaya çıkar. Zaten âhirette temelli olarak ortaya çıkacaktır.

Yalan, bir felâket! Kalbin bir kanseri! Cenâb-ı Hak;

“Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” Bakara, 10. âyet.

Yine Zümer Sûresi’nde:

“…Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (ez-Zümer, 3)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- buyuruyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, yalandan daha kötü ve çirkin gelen bir huy yoktu. Ashâbından birinin herhangi bir hususta azıcık yalan söylediğini duysa, onun tevbe ettiğini öğreninceye kadar kendisini o sahâbîden uzak tutar, fazla görüşmek istemezdi.” (İbn-i Sa’d, I, 378)

Yalan, günahların en ağırlarındandır. Nitekim Nüfey bin Hâris şöyle rivâyet ediyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

«–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?» diye üç defa sordu. Biz de:

«–Evet, yâ Rasûlâllah! Buyur.» dedik.

«–Allâh’a şirk koşmak (Allah korusun, felâket!), ana-babaya itaatsizlik!» Ondan sonra Rasûlullah yaslandığı yerden doğruldu;

«–İyi dinleyin (dedi, bir de toplumu tabi fesâda uğratır), bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak!»

Râvî diyor ki, bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, daha fazla üzülmemesini istediğimiz için, keşke sükût buyursalar da yorulmasalar, diye arzu ettik.” (Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143)

Furkan Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

(İbâdurrahman, yani Allâh’ın rahmetinin üzerlerinde tecellî ettiği kullar) yalan yere şâhitlik etmezler…” (el-Furkân, 72)

Bir müslüman el-emîn olacak, es-sâdık olacak. Bir mü’min bu karakter ve şahsiyettedir.

Efendimiz ilk tebliğe başladığı zaman;

“–Gelin İslâm’a girin, müslüman olun.” demedi.

“–Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi. İlk defa kendi şahsiyet ve karakterini tescil ettirdi.

Onlar da:

“–Evet dediler, Sen el-Emîn’sin, es-Sâdık’sın, içimizde en doğru insan Sen’sin!” dediler. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26)

Ondan sonra Rasûlullah Efendimiz dîni tebliğ etmeye başladı. Bir mü’min de el-emîn, es-sâdık olacak. Şahsiyet ve karakter tevzî edecek. O şekilde İslâm’ı temsil edecek.

Âyet-i kerîmede:

“Yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında, (oradan) vakar ile geçerler.” (el-Furkân, 72)

Demek ki lâubâlî bir yerde, lâubâlî konuşmalarda, Mevlânâ’nın tâbiriyle “sözün maskarası” olan yerlerde bulunmazlar.

Câfer-i Sâdık Hazretleri buyuruyor:

“Takvâdan daha hayırlı bir azık, sükûttan daha güzel bir şey (Çünkü Rasûlullah Efendimiz «ya sus, ya hayır söyle» buyuruyor), cehâletten daha zararlı bir düşman (en büyük cehâlet, İslâm’dan habersiz olmak, İslâm kültüründen habersiz olmak, İslâm medeniyetinin câhili olmak. Dördüncüsü de), yalandan daha kötü ve şiddetli bir hastalık yoktur.”

En nihâyet, kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

“Yusuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yâkub:

«Hayır! Nefisleriniz sizi yalana sevk etmiş. Artık (bana düşen, ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir (sabr-ı cemil buyurdu). Sizin anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse yoktur!»” (Yûsuf, 18)

Ancak ben Rabbime sığınıyorum, dedi.

Gömlek gelince, onu yüzüne sürdü, ağlamaya başladı:

“–Bu kadar, böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim. Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleğini yırtmamış.” dedi.

Yani onların yalan söylediklerini anladı. Lâkin sabredip tevekkül etme yolunu seçti.

Her günahkâr, her hilebaz kişi, mutlakâ ahmaklıkla mâlûldür. Cenâb-ı Hak böyle kişilerin günahları sebebiyle; firâset, basîret ve idraklerini köreltir. Onun için normal bir insanın çok tabiî olarak fark edeceği şeyleri, fark edemezler.

Hattâ burada Mesnevî’de bir hikâye var; ahmağın durumu… Nasıl bir ahmaklık nasıl bir fâcia… Tabi mücerredleri müşahhas hâle getirir Mevlânâ. Çünkü zihin, mücerredden ziyade müşahhası çok daha iyi kavrar. Şöyle bir hikâye anlatır:

Îsâ -aleyhisselâm- normal yürürken koşmaya başlar. Yanındaki arkadaşı der ki:

“–Ey Rûhullah der, niye hâlini değiştirdin der. Ne var arkanda? Aslan-kaplan mı var, yılan mı var? Kimden kaçıyorsun?” der.

O da der ki:

“–Yahu bırak yakamı ne olursun der. Kendimi kurtarayım.” der.

“–Neden kendini kurtaracaksın?” der.

“–Yahu ahmak var arkamda der. Ahmağın in’ikâsından kendimi kurtarayım.” der.

“–Ey Rûhullah der, sen âmâya okudun gözleri gördü, ölüye okudun dirildi. Dön şu ahmağa da okusana kurtulsun!”

“–Yok diyor, ben diyor, yüz kere ahmağa okudum, hiçbir tesiri olmadı.”

Allah korusun, ahmak -buyrulduğu gibi- firâseti, basîreti, idrâki köreltir. Dünyanın putperesti olanların bu kadar ilâhî kevnî âyetler, kavlî âyetler karşısındaki durumu, aynı bu ahmağın durumu gibi. Kalp âmâ oluyor.

Yusuf’un kardeşleri, hasetleri sebebiyle birçok hata ettiler. Birtakım sahtekârlığa da tevessül ettiler. Fakat tabi, yalan gizlenemez, yalan daima ortaya çıkar. Yusuf -aleyhisselâm- da…

Yâkub -aleyhisselâm- da:

“«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

Rasûlullah Efendimiz, Cebrâîl’e sordu:

“–Yâkub’un Yusuf’a olan hicrânı ne dereceye vardı?”

Cebrâîl de şu cevâbı verdi:

“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!”

Yani insan der ki, nasıl, insanın evlâdı ölür, kaybolur, böyle bir gözü âmâ olmaz; demek ki peygamberlere Cenâb-ı Hak ne kadar iptilâlar veriyor ki:

“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevap verdi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” dedi. Yâkub’un sevabı ne kadar bu tahammül karşısında; -ben hâlimi Rabbime arz ediyorum dedi-:

“–Yüz şehid sevâbıdır. Çünkü o, Allâh’a bir an bile sû-i zan etmedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl”dir.

Yani sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmemek. Feryatsız, şikâyetsiz, mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allah, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder. Feryat-figan başlarsa, şikâyet başlarsa, o zaman sabır, hususiyetini kaybeder.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sabrın çeşitlerini, fazîletlerini bildirdiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur:

“Sabır üçtür:

(Bir:) Musîbetlere karşı sabır. (Dünya, bir imtihan dünyası, Cennet’te musibet yok. Sabır, musibetlere karşı sabır.)

(İki:) Kullukta sabır. (İbadet, muâmelât, muâşeret, ahlâk, nezâket, zarâfet, bunları îfâ etmekte sabır.)

Günah işlememekte sabır. (Nefsin arzularına karşı mukâvemet etmekte sabır.)

Kim, geçinceye kadar musîbete güzelce sabrederse, Allah ona üç yüz derece yazar (buyuruyor Rasûlullah Efendimiz.) Her iki derece arasında semâ ile yeryüzü arası kadar mesâfe vardır. (Birinci.)

(İkinci:) Kim de kulluk ve itaatte sabrederse (namazını cemaatle kılacak, huşû ile kılmaya gayret edecek,) Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında yeryüzü ile yedi kat aşağısı arası kadar mesâfe vardır.

Kim de günaha karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında yer ile Arş arası kadar mesâfe vardır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 42; Deylemî, II, 416)

Demek ki burada sabrın bir mükâfâtını, bir misalle bildiriliyor. Yani zihne daha iyi yerleşmesi için. Demek ki Cenâb-ı Hak sabredenleri sever.

“وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ” buyruluyor. “…Hem sabrı tavsiye edenler.” (el-Asr, 3)

Sabrı tavsiye edenler, sabrı yaşar. Demek ki bir imtihan dünyası içindeyiz. Her an, her hâdise karşısında bir sabır hâlinde olmamız zarûrî.

Hazret-i Yusuf kuyuda tevekkül ve teslîmiyet içinde yaşıyordu. Bu esnâda:

“Öteden bir kâfile geldi. Kâfile suyu gördü. Su almak için kovalarını indirdiler, sarkıttılar. Orada bir çocuk gördüler:

«–Aa, aa, müjde, müjde diye, burada bir civan var!» diye etrafa seslendiler. Onu ticaret malı olarak alacaklarını gizlediler. Ama Allah Teâlâ, onların ne yaptıklarını pek iyi biliyordu.

Nihayet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Bkz. Yûsuf, 19-20)

Yani burada demek ki insanın bir gafleti, tefekkür noksanlığı, sığ, bir derinlik yok kalpte. Yani;

“Kuyudan insan mı çıkar? Kuyu bir doğum evi mi, bir hastahane mi? Niye bu çocuk kuyuya düştü, nasıl bu kuyuda sağlam kaldı?..” O tarafa idrak kapalı.

İşte dünya menfaati de bu oluyor. İdrâki kapatıyor. Ne oluyor insan? Haset oluyor, muhteris oluyor, zâlim oluyor. İşte ilâhî tefekkürden uzaklaşıp dünyaya o kadar meyletti ki bu kervandakiler, bu işin hikmetini düşünmediler. Sadece onun üzerinden kazanacakları dünyalığı düşündüler. Onu düşük bir fiyata, 20 dirheme sattılar.

“–Aman sahibi gelir, elimizden alır diye, kâr kârdır!” diye 20 dirheme sattılar.

Yani dünya hırsı, selim akla bir iptal damgası vuruyor. Akıl ve gönül âlemleri kuru ve sığ hâlde bulunan gâfiller, her şeyin dışındaki kabuğu seyrederler, içindeki mâneviyat incilerinden habersiz kalırlar.

Mevlânâ’nın burada güzel bir misâli var:

“Dünyaya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcılara benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, ahmak bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti ve onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa, bu aptala şaştı kaldı.”

Yani bu kadar bir ilâhî azamet tecellîleri, kevnî âyetler, kavlî âyetler, her şey ilâhî bir nakış, ilâhî kudret akışları, bunun karşısında insanın dünyaya meyledip âhiret karşısında bir ahmak olması, tefekkürden yoksun hâle gelmesi… Niçin dünyaya geldi, kimin mülkünde yaşıyor, gelen niye geliyor, giden nereye gidiyor, geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye? Bunun tefekküründe bulunabilmeyi. Tabi hakikat, evliyâullah karşısında bu dünyaya tamah edenlerin durumunu Mevlânâ bu hikâye ile izah etmiş oluyor.

Mühim olan, zâhirî ve fânî güzellik değil, kalp ve ahlâk güzelliğidir. Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Allah Teâlâ sizin bedenlerinize, sûretlerinize değil, kalplerinize nazar eder.” (Müslim, Birr, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 9)

Kalp, ilâhî bir nazargâhtır. Onun için İmam Rabbânî Hazretleri:

“Kalbe dikkat et diyor. Sakın kalbe diken batırma diyor. Çünkü kalp diyor, Allâh’ın komşusudur diyor. Nazargâh-ı ilâhî olan bir kalptir.” diyor.

Nitekim Hacer Vâlidemiz, Firavun tarafından Sâre Vâlidemiz’e câriye olarak verilmişti. Hacer Vâlidemiz’den İsmâîl -aleyhisselâm-, onun silsilesinden de Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dünyaya teşrîf etti.

Demek ki sûret değil, sîret mühim. Cennet’e sîret ile, gönül yapısı, iç yapı, kalp yapısı ile giriliyor. Yani beden yapısının fazla bir kıymeti yok. O, rûhun kılıfı mesabesinde.

Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Beden, toprağa verilecek bir kurbandır.”

İnsan, rûhî yapısıyla izzet ve şeref kazanır veyahut da o yapısıyla zelîl olur, kepâze olur, rezil olur gider.

Bir insanın temiz bir kalbi, sâlih amelleri varsa Allah indinde makbûldür. Yoksa onun güzel sûreti yahut birçok malı olmuş, olmamış önemli değildir. En zor, zaten o malıyla, güzelliğiyle imtihan görür.

İnsanın bedeni köle olunca, nasıl düşük fiyatlarla satılıyor! İşte bu misal de güzel bir misal.

Yani ruh ve kalbini, şehevî-nefsânî arzularının kölesi hâline getirenler, acaba nasıl bir âkıbete dûçâr olacaklar?

Dolayısıyla mü’min, kıymet ve izzetini bilmeli, hiçbir zaman nefsine köle olmamalı. Nitekim Cenâb-ı Hak buyuruyor:

(Rasûlüm söyle!) Hevâ ve hevesini (nefsânî arzularını) ilâh hâline getireni gördün mü? Şimdi ona Sen mi vekil olacaksın? (Yani vekil olup onu kurtaramazsın!) Furkân Sûresi, 43. âyet.

Devam edelim âyete, 21. âyete:

“Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir…”

Müzâyedeye kondu. Bir hiç fiyatına satıldı. 20 dirheme satıldı. Hemen, çünkü bu, alalım paramızı kurtaralım, sahibi gelir, elimizden alır diye, bedava elde ettiler, 20 dirheme sattılar. Yani bir mîrasyedi gibi.

Fakat Mısır’da alan kimse Yusuf’u müzâyedeye koydu. Bu müzâyedede artıra artıra gidildi. Herkesin tâkati geçti. En nihâyet vezir, en yüksek fiyatla Yusuf’u satın aldı.

“…Hanımına dedi ki: «Ona güzel bak! (Dedi.) Belki onun bize faydası dokunur, onu biz evlât ediniriz!» dedi. Böylece Yusuf’un o ülkede yerini (Cenâb-ı Hak) sağlamlaştırdık (buyuruyor. Evlât olacak.) Ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. (Bir de ona rüyâ tâbiri… Rüya tabiri kesbî değil, vehbîdir.) Allah Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Bkz. Yûsuf, 21)

Rüya tâbir kitapları vardır, onların aslı yoktur. Bu rüya tâbiri, bir sunuhattır, tuluattır, Allah vergisidir, vehbîdir o, kesbî değildir.

Bizim bir hocamız vardı İmam Hatip’te okurken, Celâl Hoca, meşhur. O, arkadaşlara demiş ki:

“–Ben, her görülen rüyayı tabir ederdim. O rüya da çıkardı. Fakat tevhîd-i tedrisat kânunu çıktı, ondan sonra ben felsefe derslerine girdim. Felsefe dersine girince rüya tabiri benden alındı.”

Bu da vehbî bir hâdise.

Tefsîrlerin beyanına göre, Yusuf’u satın alan köle tâciri, daha sonra onu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yusuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmişti. İleride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için, onu evlât edinmeyi de arzu etmişti.

En mühim noktaya geliyoruz, 22. âyete; Hazret-i Yusuf ve Züleyha. İnsanın iç dünyasındaki problem. İç dünyasındaki kavga, hayırla şerrin mücadelesi.

Âyet-i kerîme:

“O, kemâl çağına geldiğinde (yani Yusuf,) hüküm ve ilim verdik kendisine. İşte muhsinlere Biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)

Yusuf büyüdü, gelişti, güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. Onun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisinde karşı farklı düşünceler belirmesine sebep oldu.

Yine âyet-i kerîmede:

“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yusuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:

«– هَيْتَ لَكَ : Haydi gelsene bana!» dedi…” (Yûsuf, 23)

Büyük handikap. Şimdi, kapıları kapatıyor. Çünkü günah, daha ziyade gizlilikte işlenir. Yani alenî işlenen günah daha azdır. Daha ziyade geceleri işlenir ekseriyetle, karanlıkta işlenir.

“– هَيْتَ لَكَ : Gelsene bana dedi, haydi gelsene bana!” dedi.

“…(Yusuf) ise:

«–Maâzallah!» dedi…” (Yûsuf, 23)

Yani “Allâh’a sığınırım” dedi. Tabi bu “maâzallah” kolay bir iş değil zorluklar karşısında. Bu dünyevî menfaatler karşısında “maâzallah” diyebilmek. Makam-mevkî karşısında “maâzallah” diyebilmek. Karşı cins karşısında “maâzallah” diyebilmek. Üç tane, insanın handikabı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Gel dedi, vazgeç dedi, vazgeç, biz atalarımızın dîninde kalalım dedi. Sen bu mücâdeleyi terk et dedi. Sen dedi, servet mi istiyorsun dedi; bütün kabile reisleri, servetimizden size bir pay verelim dediler, vazgeç dediler. Eğer makam-mevkî mi istiyorsun, makam-mevkî sana verelim dediler. Bu Arap âleminin lideri sen ol dediler. Yok dediler, karşı cins mi istiyorsun dediler, Kureyş’in bütün hanımlarını, güzel kadınlarını önüne serelim, istediğini istediğin kadar al.” dediler. Üç tane, insanın büyük zaafı…

Rasûlullah Efendimiz:

“Güneş’i bir elime verseniz, Ay’ı bir elime verseniz, yine -ölüp giderim- Allâh’a kulluk vazifesinden vazgeçmem!” dedi. (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 64)

Bunu diyen nedir? Kalptir. Dil, kalbin tercümanıdır. Burada da aynı şey oluyor. Yusuf -aleyhisselâm-’ın kalbinin gücüyle Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla “maâzallah” diyor.

Ondan sonra gerekçeyi açıklıyor Züleyhâ’ya:

“Zira kocanız benim velî-nîmetimdir. (Ona bir şükran hisleri içinde.) Bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!” (Yûsuf, 23)

Hıyânet edenler…

Âyet-i kerîmenin devamı:

“Doğrusu, hanım ona sahip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delilini, yardımını) görmeseydi o kadına meyledecekti...” (Yûsuf, 24)

Demek ki “ben yapmam” diye bir şey yok. Demek ki kul, takvâ sahibi olacak, müttakî veyahut da müttakiyye olacak. Bu câzip nefsânî arzular karşısında kalbini muhafaza edecek. Cenâb-ı Hakk’a sığınacak.

Âyet-i kerîmenin devamı:

“…İşte böylece Biz fenâlığı, fuhşu (Yusuf)dan uzaklaştırdık, ona bürhânımızı gösterdik. (Bürhan, delil mânâsına, yardım.) Çünkü o, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)

Demek ki tam ihlâsa erdirilmiş, yani “muhlasîn” olursak, olabilirsek, Cenâb-ı Hak, yardımı geliyor, kurtarıyor felâketlerden.

Züleyhâ, nefislerin en çok zebûnu olduğu üç vasfın -servet, şöhret ve şehvet- şâhikasında bulunuyordu. Serveti, Mısır’ın en büyük servetiydi. Şöhreti öyleydi, güzel bir kadındı, câzibeli kadındı. Ve bir de şehvet, bir de alâka çekici hâli vardı. Gençti ve cemâl sahibiydi. Üstelik -tafsil ediyoruz- Züleyhâ, odanın kapısını da sımsıkı kilitlemişti. Çünkü günahlar ekseriyetle, gizlilikte işlenir. Sonra da Hazret-i Yusuf’a şiddetli bir arzuyla:

“–هَيْتَ لَكَ” “–Gelsene bana! Benim olsana!” diye seslendi. Çirkin bir fiile teşebbüs etti bu şekilde.

Bu hâl, mukâvemet göstermekte nice irâdeleri eritecek bir manzara. Nitekim Yüce Rabbimiz, Yusuf -aleyhisselâm-’ın bile hayli güç bir vaziyette kaldığını… Çok zor bir vaziyette kaldı Yusuf -aleyhisselâm-. Çünkü her tarafta bir câzibe var, nefsânî câzibe var.

“Eğer (şayet) bürhânımız yetişmeseydi, o da meylediyordu.” Yani bu kadar takvâsına rağmen, eğer yardımımız yetişmeseydi buyuruyor Cenâb-ı Hak, o diyor, o kadına meylediyordu.

Sırf bu, hayatta, buna emsal, kadın değil. Dünya ihtirasları, makam-mevkî… Hepsi içine girer.

Zira bir erkeğin, hayat boyunca karşılaşabileceği en ağır imtihanlardan biri; gençlik, güzellik ve servet gibi her türlü câzibe unsuruna sahip bir kadından, üstelik tenhâlıkta gelen nefsânî bir dâvet ve iltifata “hayır” diyebilmek…

İşte Yusuf “maâzallah” diyerek mânevî bir zırha büründü. Tam bir ihlâs ve yüksek bir takvâ duygusuyla “Allâh’a sığındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile sıyânet ve muhâfaza buyruldu.

Ali bin Hasan -radıyallâhu anh- bir rivâyetinde diyor ki:

Züleyhâ’nın hazırladığı bir putu vardı. Yusuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yusuf:

“–Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Züleyhâ:

“–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.

Yani daima mücrim, cürmünün farkındadır.

Bunun üzerine Yusuf dedi ki:

“–Sen, işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu benim?” dedi.

Bazı tefsirlerde, âyetteki “bürhân” ifadesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmiştir:

Yusuf, “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Yâkub -aleyhisselâm- temessül etti. Yusuf’un önünde Yâkub -aleyhisselâm- temessül etti, babası. Bundan sonra Yusuf kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.

Allâh’ın izniyle Yâkub, oğlu Yusuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulundu, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî oldu. Bu, râbıta…

Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.

Râbıta nedir, istiâne nedir, istiğâse nedir?

Lügatte, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinatta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur:

Kedi, yavrusuna râbıtalıdır; yavru, annesine râbıtalıdır. Çiçek, toprağa râbıtalıdır; toprak, çiçeğe râbıtalıdır. Ve râbıtasız, yani bir robot yoktur kâinatta, robot yoktur. Daima bir râbıta vardır. Artı eksiye akar kimyevî şeyde, yağmur yağar, temizlenir vs…

Râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tazelik, zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir. Yani râbıta eşittir/müsâvîdir, muhabbet. Daha öteye gidilmez. Şirke kapı açılmaz.

Üç türlü râbıta var:

Tabiî Râbıta:

Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Annenin evlâdına duyduğu bir muhabbet gibi. Oğlu askere gider; yemek yapar; “oğlum bu yemeği severdi” der, hemen oğlunu hatırlatır. Onun bir eşyasını görür, hemen oğlunu hatırlar.

İşte bu nedir? Bu, tabiî râbıtadır.

Bayağı (Süflî) Râbıta var:

Men edilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlantıdır. Bir kumarbazın kalbinin kumara bağlanması, âilesini, çoluk çocuğunu o râbıtadan, kumara râbıtadan, âilesinin rızkını unutması.

Üçüncüsü; Ulvî Râbıta var:

Buna biz tasavvufî râbıta diyoruz.

Müşâhede makâmına vâsıl olmuş kimselere karşı ulvî duygular besleyip onların rûhâniyetinden istifâde etmek için cismen veya rûhen yanlarında bulunmaktır. Cismen de olur, rûhen de olur.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ben, Yemen’den gelen nefes-i Rahmânî’yi duyuyorum.” buyurdu. (Taberânî, Kebîr, VII, 52/6358)

Burada göreceğiz; Yâkub -aleyhisselâm- Yusuf’un gömleği Mısır’dan çıktığı zaman;

“–Ben dedi, Yusuf’un kokusunu duyuyorum.” dedi.

Ne oluyor bu? Güçlü bir cereyan hattı oluyor.

İşte ashâb-ı kirâmla da Efendimiz arasında râbıta bu şekildeydi. Bu râbıta o kadar şiddet kazanıyordu ki, ölümü istihfâf ediyordu sahâbî:

“–Yâ Rasûlâllah, emret, emret diyordu, canım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyordu.

Bunun da zirvesinde Ebû Bekir Efendimiz’i görüyoruz. Bir gün Rasûlullah Efendimiz:

“–Ben herkese mukâbilini verdim, Ebû Bekir hâriç.” deyince, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gayriden olması sebebiyle üzüldü;

“–Yâ Rasûlâllah! Malım, canım, her şeyim Sen değil misin dedi. Ben, Sen’den başka bir şey miyim?” dedi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)

Yani, tabi bu, zirve râbıta Ebû Bekir Efendimiz’le Efendimiz arasında.

Yani bir nehir bir denize aktığı zaman artık o denizde o dereyi bulamazsın. O dere artık o denizin muhtevâsında kaybolmuştur, onun, denizin bir parçası olmuştur.

“–Yâ Rasûlâllah! Ben Sen’den gayri bir şey miyim?” dedi.

Tabi bu, râbıtanın güçlenmesi için de Cenâb-ı Hak:

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurdu.

Bu âyette “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ” “Sâdık olun!” buyurmuyor Cenâb-ı Hak; “Sâdıklarla beraber olun!” buyuruyor. Sâdıklarla beraber olunca oradan in’ikâs gelecek, radyasyon gelecek, mânevî radyasyon gelecek oradan. Bu da bir insanın sâdık bir cemaat içinde bulunmasının zaruretini göstermektedir.

Muhabbetin şartlarına riâyet ederek râbıta kuran bir kimse, râbıta kurduğu kimsenin ahlâk ve meziyetleri ile istîdâdı ölçüsünde şahsiyetlenir.

Herkes, bütün ashâb-ı kirâm Efendimiz’e olan meziyetleri mukâbilinde, o kadar Efendimiz’le bir ayniyet kesbetti.

Çünkü güçlü insanların sergilediği hâller sârîdir. Yani enerjik karakterlerde sirâyet özelliği vardır. Güçlü karakterler, zayıf karakterlerin ilham kaynağıdır. Onun için râbıta zarûrîdir. Merhametli, fedâkar, ferâgat sahibi insanların hâlleri, bulundukları cemaate müsbet tesir eder.

Tabi bu, hâllerdeki bu sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîlikte de cârîdir. Firavun’un yardımcısı Hâmân ve emsâli kişiler, Firavun’la ihtilâtları nisbetinde Firavun hâline geldiler. Hattâ Firavun’a dediler ki:

“–Aman Firavun, sen vazgeçme tanrılıktan, biz senin tanrılığını koruyalım.” dediler.

Hadîs-i şerîfte:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Ne kadar seviyorsan, o kadar berabersin. İşte sahâbînin en çok dertlendiği buydu.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Ben, Allah Rasûlü ile ne kadar beraberim? İbadetim ne kadar benziyor, muâmelâtım ne kadar benziyor? Nezâket, zarâfet, incelik, hassâsiyet, muâşeret ne kadar benziyor?

Ashâb-ı kirâmın derdi buydu. Bu, lâfta bir beraberlik değil, kalpte beraberlik, hâlde bir beraberlik, davranışta bir beraberlikti.

Yine;

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa, o onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Yine;

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7])

Menfîlikte, bu dalâlettekinden uzakta kalmak.

Diğer taraftan;

اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “…Nîmet verdiği...” (el-Fâtiha, 7)

Kimler bunlar? Nebîler, sıddîklar, şehidler, sâlihler… Bunlarla beraber olmak. Yani onların taşıdığı karakter, vasfı, kalpte taşıyabilmek.

İşte bu, bir kalbin sanatı olmuş oluyor. Eğer bu olmazsa bilginin hiçbir faydası yok. İşte şeytan da bilgi vardı ibliste. Meleklerin hocasıydı, fakat ibliste takvâ yoktu, kalp yoktu. Aşırı bir enâniyet vardı. Kahroldu gitti.

Kur’ân-ı Kerîm’de yine bahsedilen Ashâb-ı Kehf kıssası çok câlib-i dikkattir. Kıtmir, bir köpek olduğu hâlde -Mevlânâ da buyuruyor, Sâdî-i Şîrâzî de- Kur’ânî bir ifade kazanıyor Kıtmir. Hattâ tekrarlanıyor. Şu kadarla şu kadar, bir de Kıtmir vardı diye.

Kıtmir ne oldu? İn’ikâs aldı. Onun için, o mağaranın kapısından ayrılmadı. Mağaranın câzibesi içinde kaldı. O da sâdıklardan olarak Cennet’e girecek buyruluyor.

Tabi bu sırf insanda değil, mekânlarda da sirâyet var. Meselâ onun için şer mekânlardan, günah işlenen mekânlardan uzakta kalmak buyruluyor.

Efendimiz Vedâ Haccı’nda Muhassir denilen vâdiden geçerken şöyle kapatarak ellerini, hızlı olarak geçti.

“–Yâ Rasûlâllah! Ne hâl oldu?” deyince,

“–Burada Cenâb-ı Hak Ebrehe ordusunu kahretti.” buyurdu. (Nevevî, Şerhu Müslim, XVIII, 111; İbn-i Kayyım, II, 255-256)

Sahâbe Tebük seferinde zor durumda kaldı, su bitti vs. oldu. Susuzluk, sıcak vs…

“–Aman!” dedi bu Semud Kavmi’nin oradan geçerken, mağaralarına girdiği zaman, taştan evlerine girdiği zaman,

“–Oradan su almayın.” buyurdu.

“–Aldık.” dediler.

“–Dökün.” buyurdu.

“–Hamur yaptık.”

“–Develerinize verin.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17)

Velhâsıl demek ki insanın en mühim… Nasıl kışın vücudumuzu libaslarla, elbiselerle koruyoruz; demek ki ondan çok çok, hasta olmamamız sebebiyle, en mühim; kalbimiz hasta olmasın. Kalbimizi koruyabilmek. Kalp, Allâh’ın nazargâh-ı ilâhîsidir. Cemâlî sıfatların mazharıdır. O kalple Cenâb-ı Hakk’a yaklaşılacak. Cenâb-ı Hak demek ki en mühim, o kalple Cennet’e davet edilecek. O kalp;

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

O kalp, “korkmayacak, üzülmeyecek” dehşetler karşısında. (Bkz. Yûnus, 62)

Demek ki bir mü’minin de en mühim vasfı, virüsten -esas virüs kalbin gafletidir- kalbi koruyabilmek. Mânevî virüslerden kalbi koruyabilmek.

Yine Cenâb-ı Hak Mâide Sûresi’nin 35. âyetinde:

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmak için vesîleler arayın!..” buyuruyor.

Yine bir, bu da çok ibretli bir hâdise, bu da râbıtaya âit. Bir peygamber geleceğini yahudiler bekliyordu daha peygamber gelmemişti. Fakat Tevrat’tan aldığı şeyle bir peygamber gelecek diye bekliyorlardı.

Bu Hayber yahudileriyle Gatafan kabilesi, müşrik kabile arasında savaş çıktı. Hayber yahudileri her zaman Gatafan’la karşılaşınca Gatafanlar yeniyorlardı yahudileri. Bir peygamber geleceğini Tevrat’tan biliyorlardı. Duâ ettiler:

“–Ey Allâh’ımız! Âhir zamanda göndermeyi vaad ettiğin o ümmî peygamber hakkı için Sen’den bizi muhafaza etmeni, zafer vermeni diliyoruz.” diye duâ ettiler.

Duâlarıyla, gelecek bir peygamberi vesîle ederek Cenâb-ı Hakk’a sığındılar. Ve bu Gatafan’la karşılaşınca bu duâyı yaptılar. Savaşın neticesinde Gatafan bozguna uğradı. Fakat duâlarında vesîle edindikleri Âhirzaman Peygamberi, kendilerinden değil, Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olarak gönderilince O’nu inkâr ettiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede onu bildiriyor:

“…Daha önce…” (Bakara, 89. âyet)

“…Daha önce (o Peygamber’in adını kullanarak, O’nun hakkı için diyerek) kâfirlere karşı zafer isteyip durdukları hâlde, O tanıdıkları kendilerine gelince (yani o peygamber, Rasûlullah gelince), bu sefer O’nu inkâr ettiler. İşte Allâh’ın lâneti böyle kâfirleredir.” (el-Bakara, 89) (Kurtubî, II, 27; el-Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 31)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Medîne’de şiddetli bir kıtlık olmuştu. Ahâli bu durum hakkında Hazret-i Âişe’ye -radıyallâhu anhâ- Annemiz’e mürâcaat etti. Âişe Vâlidemiz onlara şu tavsiyede bulundu:

“–Nebiyy-i Muhterem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kabr-i şerîfine gidin, o kabrin tavanından bir pencere açın. Efendimiz ile semâ arasında bir perde kalmasın!”

Nitekim böyle yapıldığında bolca yağmur yağdı, otlar yeşerip büyüdü, develer iyice semizleşti. Hattâ o seneye “Bolluk senesi” ismi verildi. (Dârimî, Mukaddime, 15)

Nasıl bir virüs vücuda giriyor, menfî tesir yapıyor, demek ki orada da gelen bir rahmet geliyor, o rahmet tecellîsiyle büyük bir -elhamdülillâh- bir lûtuf olmuş oluyor.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir kuraklık zamanında Hazret-i Abbas’ı yanına aldı.

“–Yâ Rabbi dedi, Allah Rasûlü’nün amcası Abbas’la tevessül ediyorum.” dedi. Yağmur yağması için onu vesîle eyledi. (Buhârî, İstiskā, 3)

Sadece şuna dikkat edilecek; İslâm’da ruhbanlık yok. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne bir misaldir. Bu numûnedir o kadar. Karakter ve şahsiyette bir numûnedir.

Nasıl ki, seyahatte bindiğimiz bir araç, bir otomobil, vâsıta, bir gemi, gaye değil vâsıta ise, mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur, bir kişidir, o kadar. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur.

Onun için, tutup da ondan istemek -Allah korusun- şirke bir kapı açar.

Aziz Mahmud Hüdâyî! Bana bir evlât ver! Aziz Mahmud Hüdâyî! Bana ev ver! Yahut Eyyûb el-Ensârî bana şunu ver, bunu ver!..” Bu, şirktir.

Ne olur? Allah katındaki onun yüksek makamını, ulemâ onun vesîlesiyle isteyin, buyuruyor. Ondan değil. İstenilen, Allah’tan…

Fakat -maalesef- bu cehâletten, görüyoruz, bu doğru değil. Allah korusun, bu, şirke bir kapı açmaktır.

Beşer idrâkinin mücerredi görmesi, yani hissetmesi, onu bir eşyaya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta, sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Usta-çırak, hoca-talebe vs. bütün münâsebetler, yine râbıta ile alâkalıdır. Yani fizikteki beraberlik gibi.

Râbıta neyi sağlar? Râbıta, Allah dostlarının silsilesi ile, yani Allah dostlarından başlayarak, Ebû Bekir Efendimiz’den, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-… Peygamber Efendimiz’den feyz akışını sağlar. Muttasılan elektriğe kapılan insanlar gibi, en sondaki de istîdâdına göre akım alır. Yani burada en baştaki bir insana on volt bir elektrik akımı verilse, o el ele tutulsa, tâ en arkadaki kişiye dahî o elektrik akımı, onun gücüne göre geçer.

İşte râbıta budur esasında. Bu râbıta, bir muhabbettir, muhabbeti taze tutmaktır. Aslâ bir, burada bir yanlış bir yola kapı açmamak lâzım.

Âyet-i kerîmeye geliyoruz yine 25. âyet. Bu, Yusuf, şer karşısında kendisini dışarı atmak istedi. “Zinâya yaklaşmayın!..” (el-İsrâ, 32) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Yaklaşırsan, uçurumun kenarında gezersen, uçurumdan aşağı düşersin. Onun için âyet-i kerîmede:

“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı (Züleyha). Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! (Kocası geldi kadının.) Kadın (hemen hilekârlığa başvurdu):

«Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan (yani hem suçlu, hem de müfteri oluyor, iftirâ atıyor) yahut acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)

Güya kendini temize çıkaracak. Yani Züleyha, işlediği bir cürme ikincisini işledi ve Hazret-i Yusuf’a iftiraya kadar gitti.

“–Bu delikanlı, benim nefsimden murâd almak istedi.” dedi.

Azîz, Yusuf’a da dönerek:

“–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!” dedi. “Bu ihânet miydi?” dedi. “Beni mahzun etmemeliydin!” dedi. “Utandırmamalıydın.” dedi.

Yusuf -aleyhisselâm-, iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:

“«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabasından bir şâhid şöyle dedi:

«Eğer (Yusuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yusuf yalancıdır.

Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yusuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)

(Azîz, Yusuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce (karısına) dedi ki:

«–Bu iş, siz kadınların tuzağıdır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok fecîdir.

(Tabi şimdi bu, etrafta duyulacak. Aziz dedi ki:)

Ey Yusuf! (dedi.) Sakın sen bundan kimseye bahsetme! (dedi. Yani Yusuf’a, öyle bir şey ki, Yusuf sanki burada suçlu gibi, sırf Aziz’in kendisine yaptığı iyiliklere karşı ona bir iyilik olarak gizleyecek. Sen bunu sakın kimseye söyleme dedi. Kadına döndü:)

Ey kadın! (dedi.) Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.» (dedi.) (Yûsuf, 28-29)

Yine bu, şehirde büyük bir dedikodu başladı.

“…Biz (dedi, Züleyha’yı) açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler.” (Yûsuf, 30)

Onun üzerine bu dedikodular yayılınca bu şehrin ileri gelen kadınlarını Züleyha çağırdı. Ellerine elma ile bir bıçak verdi. Yusuf’u onların karşısına çıkarınca kadınlar hayret ettiler -nur gibi bir insan- bıçakla parmaklarını kestiler. (Bkz. Yûsuf, 31)

Dedi ki:

“«İşte (dedi), beni kınamanıza sebep olan genç! (dedi.) Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı (dedi, hakîkati îtiraf etti).

Yine (tehdit etti, yine) yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde o mutlakâ zindana atılacaktır, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)

Burada Züleyhâ’nın düştüğü durum ne kadar ibretli! Zira daha evvel yapmayı arzuladığı edepsizlik yüzünden putunun üstünü örtüyordu. Şimdi ise körelmiş basîreti ile kendi evine davet ettiği kadınların önünde aynı edepsizliği yapmak istediğini ilan etti!

“–Mutlaka dedi, o dedi, zindana atılacaktır, dediğimi yapmazsa.” dedi.

İnsan, nefsinin zebûnu olunca böyle edepsizleşiyor, ahmaklaşıyor, firâseti kayboluyor, insanlığa vedâ ediyor.

Yani tevbe edeceği yerde; “Ben bir cürüm işledim, yanlışlık yaptım…” diyeceği yerde, ne yapıyor, bunu bir tekrar ifşâ durumuna gidiyor.

Burada Âişe Vâlidemiz’den bir rivâyet var. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüz güzelliğini ifade sadedinde:

“Züleyhâ’yı kötüleyen kadınlar, Rasûlullah Efendimiz’in parlak yüzünü-alnını görselerdi, elleri yerine kalplerini keserlerdi.”

Tabi bu, Rasûlullâh’ın güzelliği kime âşinâ oluyor? Ne kadar yakınsa ona âşinâ oluyor.

Hattâ bir sahâbî diyor:

“Bir mehtaplı bir gündü diyor, Ay’a baktım diyor, Bedr’e baktım diyor, Rasûlullah’a baktım diyor, Ay diyor, Bedir diyor, Rasûlullah’ın güzelliği karşısında sönük kaldı.” diyor.

Yine Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

“Öyle bir an olurdu ki diyor, ben diyor, iğneye diyor, ipliği diyor, Rasûlullah’a bakarak geçirirdim diyor, karanlık gecede.” diyor.

Tabi bu neye bağlı? Kalbe bağlı. Ebû Leheb de gördü. Ebû Leheb, kendi içindeki karanlığı gördü, zindanı gördü, zindan seyretti. Demek ki Efendimiz’i ne kadar yakından görebilmek. Tabi bu da ne kadar benzersen, ne kadar müttakî veyahut da müttakiyye olabilirsen…

Yine Efendimiz’in sîretinin de sûreti gibi güzel olması için duâsı şöyleydi:

“Allâh’ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!” (İbn Hibbân, Ed‘ıye, No: 959; İbn-i Hanbel, 1/403)

Yani “en yüce bir ahlâk” üzere, Cenâb-ı Hak buyuruyor. (Bkz. el-Kalem, 4) Yine Rasûlullah Efendimiz daima bir endişe hâlinde, ahlâkının en güzel olması… Çünkü niye bu? “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (âlemlere rahmet). Bütün beşeriyete bir numûne olacak.

Herkese Rasûlullah Efendimiz’in hâli, fiilî kıstas olacak. Herkes yaptığı ameli Rasûlullah Efendimiz’in hâliyle tâdâd edecek. Kalp inkişâf edecek. Kul diyecek ki:

“–Acaba Allah Rasûlü benim yanımda olsaydı, benim bu hâlimi takdir eder miydi? Yoksa sîmâsı değişir miydi?..”

Bir aynîleşme. Bir akarsuyun okyanusa akması gibi...

Ve sonra hakîkat ortaya çıkıyor. Kadın da diyor:

“–O diyor, beni kınamanıza sebep olan genç, yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, o ise iffetli davrandı.”

Tabi Yusuf, kadın fitnesi karşısında Allâh’a ilticâ etti.

Kadın, âileye rahmettir, topluma rahmettir; bir de topluma felâkettir. Toplum, hanımlarla âbâd olur, ihyâ olur. Baktığımız zaman o kahramanlar, cengâverler, velîler, peygamberler, onların arkasında daima bir veliyye bir hanım vardır. Çünkü his dünyası çok yüksektir hanımlarda.

Yine toplumun felâketlerine baktığımız zaman, Semud kavmi gibi; iki kadın, koca toplumu felâkete götürüyor. Kadın eğer, vitrin malzemesi olmaya döndüğü zaman, o zaman toplumda yavaş yavaş fireler başlıyor.

En nihâyet, Yusuf, zindana atılıyor:

“Beni diyor, bu zindan diyor, beni davet ettikleri şeyi yapmaktan, o kötülüğü yapmaktan daha sevgilidir.” diyor. (Bkz. Yûsuf, 33)

Yani bu günaha batmaktan. Demek ki günahtan ne kadar bir nefret hâlinde. Çünkü günah, Allah’tan uzaklaştırıyor.

“…(Yâ Rabbi diyor) eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder, (ben de) câhillerden olurum!» diyor.” (Yûsuf, 33)

Demek ki en büyük cehâlet bu; Cenâb-ı Hakk’ı tanıyamamak. Binlerce kitap oku, binlerce üniversite bitir, fakat eğer niçin dünyaya geldiğini, kimin mülkünde yaşıyorsun, rızkını kim veriyor, gelişin niye, gidişin niye, eğer bunun farkında değilsen, o zaman câhillerden biri olursun. İşte Yusuf -aleyhisselâm- “o zaman ben câhillerden olurum” diyor.

Yani nefse tâviz vererek, yani nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan dolayı tek kurtulma, Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktır.

Ebû Bekir Efendimiz zamanında, halifeliği zamanında, bir kavim dedi ki:

“–Biz dedi zekât vermeyelim.” dedi.

Ebû Bekir Efendimiz:

“–Harp açarım.” dedi.

Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Bunlar müslümandır dedi, kelime-i şehâdet getiriyor.” dedi.

Fakat burada nefse tâviz vererek, yani nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Ne olacak? İslâm’dan tâviz başlayacak. Diğer kaybolan dinler, bu tâvizle başladı, bu tâvizle kayboldu gitti.

Onun için hayatımızda İslâm’ın hiçbir umdesinden bir tâviz vermeyeceğiz. İbadette, muâmelâtta, ticârette, evlât yetiştirmekte vs…

Âyet-i kerîmede yine, 34. âyet:

“Bunun üzerine Rabbi, onun duâsını kabûl etti, kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)

Burada ben kısaca hulâsa edeyim âyetleri:

Zindana girdiği zaman, ilk, namaz yeri aradı. Orada namazı düzgün kılamamasının endişesi içindeydi. Hemen orada namaz kılacak bir mahal aradı kendisine. Demek ki müslümanın derdi namaz olacak. Rasûlullah Efendimiz:

“Namazsız müslümanlık olmaz.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26)

Sekar Cehennemi’ne girenlerin ilk sebebi:

“Biz namaz kılanlardan değildik.” diyor. (Bkz. el-Müddessir, 43)

Bir annenin-babanın evlâdına en büyük merhameti, şefkati, onu ufak yaşta namaza alıştırmasıdır. İkincisi, Allâh’ın verdiği nîmetlerden mes’ûlüz.

ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Yusuf -aleyhisselâm- girer girmez hemen orada emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker’e başladı.

Orada rüya tabirinde de bulundu. Rüya tabirinde, iki kişinin rüyasını tabir etti. Birinin idam edileceğini, öbürünün yine kralın sâkîsi olacağını… En nihâyet:

“–Ben iyi bir rüya tabircisiyim dedi. Bunu dedi, Aziz’e söyleyin dedi. Beni zindandan çıkarsın dedi. Rüyaları tabir edeyim.” dedi.

Tabi bu, büyüklerde, Cenâb-ı Hakk’a yakın kullarda yalnız Allah’tan istenir, kuldan istenmez. “Aziz’e söyleyin dedi, beni çıkarsın.” dedi. Hâlbuki Allah çıkartır. Burada bir Yusuf -aleyhisselâm- zelle işledi. Tabi bu, peygamberlerde çok ağır oluyor. Beş sene üzerine yedi sene zammoldu. Yedi sene, on iki sene zindanda kaldı. Bir zelleden dolayı yedi sene zammoldu. (Bkz. Yûsuf, 42)

Demek ki düşünmemiz lâzım bizim.

En nihâyet, Aziz’e söylediler. Aziz, abuk-subuk rüyalar yanında bir de ciddî bir rüya gördü. Yedi semiz ineği, yedi tane cılız inek yiyor. Başak, yeşil başak, kuru başak.

“–Biz bunu, karışık dediler, tabir edemeyiz.” dediler. O sırada dediler ki, o iki kişiden biri:

“–Zindanda böyle birisi var dedi, o rüya tabir ediyor.”

Yusuf -aleyhisselâm-’ı Aziz yanına aldı. Tabir etti:

“–Kıtlık olacak dedi. Bu yedi sene devam edecek.” dedi.   

“–Ne yapacağız dedi şey işte. Bu dedi:

“–Depo edeceğiz dedi. Biriktireceğiz dedi mahsulü dedi. Kıtlık zamanı bunu hem satacağız dedi, hem halka vereceğiz dedi, tevzî edeceğiz.” dedi.

Bu tabi çok hoşuna gitti şeyin. Yusuf’u vezir olarak, mâliye veziri olarak tayin etti. Yusuf -aleyhisselâm- da bu iktisâdî hayatı, ticârî hayatı, ziraat hayatını tanzim etti.

En nihâyet, kıtlık oldu. Tabi kardeşleri gelmeye başladı. Kardeşlerini görünce tanıdı. Onlara verdi, onlara dedi ki:

“–Sizin bir kardeşiniz daha var, onu da getirin dedi. O zaman size daha fazla vereceğim.” dedi.

Babalarına söylediler Yâkub -aleyhisselâm-’a. Babaları dedi:

“–Yusuf’a yaptığınızı aynı Bünyamin’e de mi yapacaksınız?” dedi. Orada bir ahit verdiler, söz verdiler, yemin ettiler filân.

En nihâyet Bünyamin’i de götürdüler. Bir formülle Bünyamin’i yanında bıraktı Yusuf -aleyhisselâm-. Onun üzerine, en sonunda, aralarında mektuplaşma oldu Yâkub -aleyhisselâm- ile Yusuf -aleyhisselâm- arasında. Tabi Yusuf -aleyhisselâm-’ın Yusuf olduğunu bilmiyordu. En son mektubunu okudu:

“–Bu mektubu gönderen dedi, bir peygamberdir.” dedi. Yani Yusuf -aleyhisselâm-’ı şey yaptı. Ondan sonra kardeşleri geldi, kardeşlerine, Bünyamin’i yanına aldı.

“–Ben sizin kardeşinizim dedi. Ben Yusuf’um.” dedi.

Kardeşleri, onun bu yaptığı kendilerine iltifat, ikram, şey karşısında utandılar. Onlar dediler ki kardeşleri:

“Allah seni hakîkaten bizden üstün yaratmış…” (Yûsuf, 91) dediler. Büyük pişman oldular yaptıklarına.

Yusuf -aleyhisselâm- onlara yine bir iltifat etti. Dedi ki -eskilerin üzerine bir şal attı-:

“Eskileri başa kakma yok…” (Yûsuf, 92) dedi. Büyük bir ahlâk.

“…Allah mağfiret sahibidir dedi. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) dedi, bir yol gösterdi.

Onlar da işte:

“Allah seni hakîkaten bizden üstün yaratmış...” (Yûsuf, 91) dediler.

Şimdi burada, ilk kardeşleri geldiği zaman kovabilirdi:

“–Siz babamı perişan ettiniz, beni perişan ettiniz, yaptığınızdan utanmıyor musunuz?” diyebilirdi. Fakat tersine, ne yaptı? İkram etti. O ikram neticesinde onlar ne oldu? Utandılar.

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor âyette:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O sana hakîkaten, candan bir dost olur.” (Bkz. Fussilet, 34)

Demek ki burada Cenâb-ı Hak Yusuf Sûresi’nde, bir kardeşliği bildiriyor. Sana karşı kötülük yapana sen iyilik yapacaksın. Bu da bir nefsin büyük bir mücâdelesi olmuş olacak. Candan dost oluyor.

Ondan sonra daha âyetler gidiyor. Âyetlerde yine telâfî ediyor:

“–O zaman (diyor Yusuf -aleyhisselâm-) şeytan aramıza girdi.” diyor.

Demek ki burada daima şeytan aramızda. Şeytan fısıltı hâlinde, “الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ” (sinsi vesveseci [en-Nâs, 4]) durumunda.

Cenâb-ı Hak:

“فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ” buyuruyor. “Allâh’a sığın” diyor şeytanın şerrinden. (Bkz. el-A‘râf, 200; Fussilet, 36 )

Demek ki bu şeytanın vesveselerine kapılarak bir mü’minle aramız açılmayacak. Onu affetmek sûretiyle fazîlet sahibi olacağız. Cenâb-ı Hak Nûr Sûresi’nde:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyuruyor.

En sonunda rüya ortaya çıkıyor. Baştan tabi kardeşleri geliyor, teyzesi geliyor. Nihâyet büyük bir bayram sevinci oluyor, vs. oluyor.

Bir de burada râbıta var tekrar. Gömleği Mısır’dan çıktığı zaman, Yahuda gömleği getirirken, Yâkub -aleyhisselâm-:

“–Ben diyor, bana diyor, eğer diyor mecnun demezseniz diyor, ben diyor, Yusuf’un kokusunu duyuyorum.” diyor.

Bu da ayrı bir râbıta.

Fakat Yahuda neyi götürdüğünün farkında değil.

Mevlânâ diyor ki:

“Bu Yahuda diyor, bir esir tüccarı gibiydi diyor. Bir câriye tüccarı gibiydi diyor. Câriye tüccarının diyor gayesi diyor, o câriyeyi satmaktır diyor. Câriyeden bir nasip almak değildir diyor. Yahuda diyor, taşıdığı diyor, gömleğin farkında değildi.” diyor.

Tâ onu uzaklardan diyor, Yâkub -aleyhisselâm- diyor:

“–Bugün ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum.” buyurdu.

Velhâsıl Allah -inşâallah- cümlemize bu Yusuf kıssasından, insanın hakîkati, insan denilen muammâ, hayırda ve şerde, insan realitesi.

Bu, Yusuf kıssasından, tabi çok kısa olarak geçtik, Cenâb-ı Hak ibret almayı, ders almayı, hayatımızla mîzân etmeyi; af nedir, fazîlet nedir, sabır nedir, bu kıssadan öğrenebilmeyi, nefsin o korkunç felâketi nedir, ondan hisse alıp nefsin şerrinden korunmayı, Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..

OSMAN NÛRİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ 24 AGUSTOS 2020 SOHBETİ

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 24 Ağustos 2020 Sohbeti

HZ. YUSUF (A.S.) KİMDİR?

Hz. Yusuf (a.s.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle