Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 19 Nisan 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin İnsanın özelliklerinden bahsettiği , Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 19 Nisan 2021 tarihli sohbeti...

19 Nisan 2021 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine;

Ehl-i Beyt’in, Ashâb-ı Kirâm’ın, Enbiyâ-i İzâm’ın, Sâdât-ı Kirâm Hazarâtı’nın, şehidlerimizin, cümle geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine;

Dînimizin, vatanımızın, milletimizin, bütün İslâm dünyasının selâmetine,

Ramazân-ı Şerîf’in bereket, rahmet, rûhâniyet tecellîleriyle dolu dolu gecelerimizin, gündüzlerimizin olması niyaz ve duâsıyla;

Bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs!..

Muhterem Kardeşlerimiz!

İnsanın problemleri, insanın Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı veyahut da uzaklığı, Cenâb-ı Hakk’ın insana ihsânı, ikramı, bu sûrenin muhtevâsında.

Âyet şu şekilde başlıyor, birinci âyet:

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsân, 1)

Cenâb-ı Hak kâinâtı halketti. Mahlûkâtı halketti. Fakat insan daha halkedilmemiş oldu. Ondan sonra insan halkedildi. Cenâb-ı Hak bu dünyayı, bir mekteb-i âlem olarak halketti. Yani insana ve cinne bir mektep ve Âdem -aleyhisselâm-’dan son insana kadar, son cinne kadar, bu devam edecek. En son insandan sonra bu kâinat infilâk edecek, yeni baştan ayrı bir düzen, ayrı bir âlem başlayacak.

Mezardan çıkışlar var, kıyamet var, Cennet-Cehennem var, geriye dönüş yok vs…

Yani Cenâb-ı Hak bu dünyayı ilâhî azamet, ilâhî kudret tecellîleri ve ilâhî nakışlarla müzeyyen kıldı. Yani insanın ihtiyacına göre düzenlendi. Sonra Âdem ile Havvâ Vâlidemiz dünyaya gönderildi.

İmtihan yurdu olan bu cihan, insanın bir endam aynasıdır.

Bütün mahlûkat, ilâhî bir tanzimle yaratıldı. İnsan da, ilâhî bir lûtuf olarak “hiç” sermâye ile dünyaya geldi. Bir bedel ödeyerek gelmedi.

Yaratılmadan evvel insan zaten bir “hiç” idi. Âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi, insan denilen bir şey yoktu. Yani ismiyle de yoktu, cismiyle de yoktu. Bu sebeple insana yakışan, dâimâ hiçliğinin idrâk edecek, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bir ikramının mukâbilini ödemeye gayret edecek. Ve bu hiçliğini idrâk edebilmesi için de iç âleminin, gönül âleminin tezkiye edilmesi zarûrî.

Süleyman Çelebi ne güzel ifâde eder, bu, kâinat ve insanı:

Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i,

Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi…

Yani şu dünyadan insanı çıkartın, dünyanın bir ehemmiyeti olmaz. Yani insanla müzeyyen kılıyor Cenâb-ı Hak.

Demek ki insan ne olacak? Cenâb-ı Hak ile dost olacak. Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azamet, ilâhî kudret akışlarını bir tefekkür hâlinde yaşayacak. Cenâb-ı Hak “nîmetlerimi sayamazsınız” buyuruyor insana. (Bkz. en-Nahl, 18)

“O, göklerde ve yerde ne varsa (insana) âmâde kıldı. (İnsanın emrine verdi. Güneş âmâde, Ay âmâde, toprak âmâde, atmosfer âmâde. Cenâb-ı Hak) elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyuruyor. Câsiye Sûresi, 13. âyet.

Dolayısıyla hiçbir zaman “Ben” demeyecek insan. “Yâ Rabbi, Sen!” diyecek. “Sen’in lûtfundur!” diyecek. Dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde yaşayacak. Kendine de ne, Cenâb-ı Hak nîmet vermişse; istîdat, kâbiliyet, vs… Veren Cenâb-ı Hak. Onun için insan “Ben” demeyi unutacak, “Sen yâ Rabbi!” diyerek yaşayacak. Yani daima nîmetin sahibini tefekkür edecek.

Her şey zaman ve mekân ile kayıtlı kâinatta. Cenâb-ı Hak ise zamandan, mekândan münezzeh... 

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

(“…Ne­re­de olur­sa­nız olun, O si­zin­le be­ra­ber­dir...” [el-Hadîd, 4])

Nereye gitseniz, Cenâb-ı Hak sizinle beraberdir, buyuruyor. İnsanın yanında, hayvanın yanında, cemâdâtın yanında. Ne kadar? Sonsuz bir mahlûkat varsa, ne varsa, onun Cenâb-ı Hak yanında.

“İnsan” kelimesi iki tane kökten geliyor, mânâ olarak. Birincisi, “nisyan” kelimesi ile; unutan bir varlık.

Yani bu fânî cihanda dostluk imtihanında olan insan, Rabbini hiçbir zaman unutmayacak. Dost olacak. Zira o kulunun her an yanıbaşında Cenâb-ı Hakk’ın olduğunu;

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

(“…Ne­re­de olur­sa­nız olun, O si­zin­le beraberdir...” [el-Hadîd, 4]) Unutmayacak.

Yine içinden geçenleri:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“Biz ona şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

Bir Cenâb-ı Hak biliyor içimizden geçeni, bir de sen biliyorsun. Başka kimse bilmiyor. Herkesten gizleriz içimizden geçeni, duygularımızı, niyetlerimizi, fakat Cenâb-ı Hak’tan gizleyemeyiz.

Yine Cenâb-ı Hak; Bakara 186. âyette:

(Ey Rasûlüm!) Kullarım Sana Ben’i sorduğunda onlara de ki: «Muhakkak ki Ben onlara çok yakınım. (Kullarıma çok yakınım.) Bana duâ ettikleri zaman onların duâlarına icâbet ederim.» (Karşılık veririm.) Öyleyse (kullarım da) Ben’im dâvetime icâbet etsinler (yani şerîati yaşasınlar, kulluklarının idrâki içinde olsunlar) Bana inansınlar. Bu sâyede onlar, umulur ki doğru yola erişmiş olurlar. (Hak yoluna erişmiş olurlar.)

Cenâb-ı Hak bizden dostluk istiyor. Çok zor geçitlerimiz var. Dünyadakileri biliyoruz. Bir virüsten ne kadar endişe ediyoruz! Bir son nefes var. Bir kabre, o gurbet âlemine giriş var. Ba‘sü ba‘de’l-mevt / ölümden sonra bir kalkış var. Kıyamette hesap-kitap var. Birtakım fizikî şartların değiştiği bir an. Peygamberlerin bile zor durumda kaldığı bir mevsim, kıyâmet mevsimi.

Buyruluyor ki; dünyada insan Cenâb-ı Hakk’a dost olacak;

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

O mü’min korkmayacak, üzülmeyecek. Yani burada dostun dosta ikramını görecek.

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

Gönüller; Cenâb-ı Hakk’ı hatırlamakla saâdete erecek.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekle huzur bulur!” (er-Ra’d, 28)

Demek ki Cenâb-ı Hak öyle bir huzur veriyor ki, orada bütün dünyevî endişeler kalpten siliniyor. Bütün dünyevî olan nefsî arzular bitiyor, bir çakıl taşına dönüyor. Hattâ bu hususta İbrahim bin Edhem Hazretleri diyor ki:

“İlâhî muhabbette (Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbetimizde) vecd ve istiğrâkımız (gönül âlemimiz), vuslatta tattığımız lezzet ve şevk müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için (güç sahipleri) bütün hazine ve krallıklarından vazgeçerlerdi, fedâ ederlerdi.”

Diğer taraftan, zıddı olarak; şayet insan, Rabbini unutursa, acıklı bir azâba dûçâr olacak. Cenâb-ı Hak yine Haşr Sûresi’nin 19. âyetinde:

“Allâh’ı unutan, bu yüzden Allâh’ın da kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın (buyuruyor). Onlar yoldan çıkan kimselerdir.”

Bir fâcia! Hattâ onlar âmâ olarak yaratılacak.

“–Yâ Rabbi diyecek, biz dünyada görüyorduk.”

“–Yok!” diyecek Cenâb-ı Hak, “Siz dünyada âmâydınız, siz dünyada görmüyordunuz. Kalbiniz âmâydı sizin.”

Kul, dâimâ “Havf ve Recâ” arasında, yani iki zıddı gönülde birleştirecek. Yani, Cenâb-ı Hak’tan korkacak, nîmetlerini düşünecek / tefekkür edecek. Günah işlemekten ve harama düşmekten ateşten kaçar gibi kaçacak.

Tâbiînden Rebî var. Nasıl bir vecd içinde ki, Cenâb-ı Hak’la beraber… Bir fırıncının önünden geçerken o ateşi görüyor, har har yanan ateşi, ürperiyor, düşüp bayılıyor.

“Allâh’ım, kabir azâbından ve ateşin azâbından Sana sığınırım.” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 88; Müslim, Mesâcid, 128-134)

Efendimiz’in bize ısrarla bildirdiği duâdır. Yani bu duayı sık sık tekrarlamamız ve bir âhiret âleminde hesap-kitabımızı vereceğimizi bir defa hatırlamamızı Rasûlullah Efendimiz arzu ediyor.

Hem de kul Rabbinden ümidini kesmeyecek, “Recâ” hâlinde olacak. Dâimâ kulluğunun idrâki içerisinde O’na sığınacak, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edecek.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun! Herkes, yarına ne hazırladığına baksın…” (el-Haşr, 18)

Yani sonsuz bir şerit içinde kıyamet ne zaman? Belki binlerce sene sonra ama “yarın” Cenâb-ı Hak hitap ediyor.

“…Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Haşr, 18)

İki yol var; Cennet ve Cehennem. Cenâb-ı Hak bir manzara bildiriyor, Fâtır 37. âyette. Mücrimler:

“–Yâ Rabbi, bizi buradan çıkar diyecekler. Biz pişman olduk diyecekler. O kötü amellerimizi biz iyiye tahvil edelim.”

Cenâb-ı Hak iki soru soruyor. Bir:

“–Dünyada düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?”

Niye dünyaya geldik? O zaman dünyaya gelmenin bir mantığı ortadan kalkar. Geliş niye, gidiş niye, kimin mülkünde yaşıyoruz?

“–Dünyada düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?”

İkincisi:

“–Bir irşad edici, bir peygamber gelmedi mi?”

“–Evet yâ Rabbi, ikisi de oldu.” diyecekler.

O zaman Cenâb-ı Hak:

“–Azâbı tadın. Çünkü zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Bkz. Fâtır, 37)

Velhâsıl, kıymetli kardeşler! Bu zaman, ömür, çok kıymetli.

Buyruluyor:

حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا

“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi muhasebe edin!” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XII, 191, No: 35462)

Çünkü ilâhî hesaba çekileceğiz.

“Kitabını oku, bugün nefsin sana kâfidir…” (Bkz. el-İsrâ, 14) denilecek.

Birçok zerreler ortaya çıkacak. Zerre hayırlar, zerre şerler. Gözler konuşacak, kulaklar konuşacak, deriler konuşacak.

Cenâb-ı Hak yine “وَالْفَجْرِ” (“Fecre (canlıların uyandığı zamana) and olsun.” [el-Fecr, 1]) buyuruyor. Cenâb-ı Hak her gün bize ömür takviminden bir sayfa ikram ediyor.

Zira doğan her fecir, her yeni gün ömür defterinden bir beyaz sayfanın açılışıdır.

İnsan her gün o boş sayfaları dolduruyor. Lâkin ne keyfiyette olduğu, ancak mahşer şafağında belli olacak. O sayfalara yazdıklarını, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda satır satır okuyacak!

“Kitabını oku, bugün nefsin sana kâfidir…” (Bkz. el-İsrâ, 14) denilecek.

Ne kadar nefsi için çalışmış?

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

(“Çalışmıştır, boşuna!” [el-Ğâşiye, 3]) Ziyan etmiş boş yere.

Hak uğrunda ne kadar gayret göstermiş, iki vukuat da belli olacak!

Dolayısıyla; insan dâimâ kendini muhâsebe edecek. Cenâb-ı Hakk’ın arzuladığı bir kulluk yaşayıp yaşamadığını muhâsebe edecek.

Burada, öldükten sonra bir kıymeti yok.

Bunun için yegâne örnek, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz.

Efendimiz’in çektiği çileler düşünülecek, bir mü’min düşünecek. Efendimiz “En çok çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)

Efendimiz bu çileleri ne şekilde karşıladı? Biz nasıl karşılayacağız? Nasıl bize bu çileler terfî-i derecât olacak? “Yâ Rabbi, şükür!” diyeceğiz, “Elhamdü lillâh!” diyeceğiz.

Ashâb-ı kirâm ne kadar çileler yaşadı, peygamberler ne kadar çileler yaşadı… Bizim o çilelerin terfî-i derecât olduğunu…

Meselâ bu virüsten hasta olduk bir mü’min olarak, inşâallah bunu bir terfî-i derecat olarak göreceğiz. Günahlarımız, seyyielerimizin bedeli olduğunu düşüneceğiz.

Yine bir mü’min, ibadet hayatına dikkat edecek. Peygamber Efendimiz’in kıldığı namaza bakacak. Zira Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Namazı benden gördüğünüz şekilde kılın!” (Buhârî, Ezan, 18)

Sonra da kıldığı namazı bir mîzan edecek:

–Namazımda ne kadar tâdil-i erkân var?

–Kıraatim ne kadar düzgün?

“Mü’minler felâh buldu, onlar ki namazı huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2)

Ne kadar bir ilâhî huzurda olduğumuzun idrâki içindeyiz?

‒Kalbimiz ne ile meşgul oluyor namazda?

‒Diğer taraftan, ne kadar cemaate iştirak hâlindeyiz?

En mühimi, mühimlerin mühimi, evlâtlarımızı ufak yaşta namaza ne kadar alıştırdık? Aksi hâlde evlâtlar dâvâcı olacak.

Acaba o namaz; gözünü, kulağını, dilini, kalbini şerlerden, şeytanî vitrinlerden, haramlardan ve günahlardan koruyabiliyor mu? Her türlü kötülükten alıkoyuyor mu? Bunları mü’min tefekkür edecek.

Zira gerçek namaz, huşû ile kılınan bir “…Namaz, fahşâdan, münkerden men eder…” (el-Ankebût, 45) buyruluyor.

Yine, tefekkürümüz nasıl? Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor Âl-i İmrân 190’ıncı âyette:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ard arda gelişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”

Demek ki her gece oluşta, her seher vakti günün doğuşunda, nasıl ilâhî bir tanzim, bir zerre kadar, saniye-sâlise takdim yok, tehir yok. Nasıl bir ilâhî azamet tecellîsi.

Yine insan tefekkür edecek. Kalbini zikre yönlendirecek.

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerindeyken (yani yatarlarken, her vakit) Cenâb-ı Hakk’ı zikrederler (unutmazlar Cenâb-ı Hakk’ı.) Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler (şöyle derler:) «Yâ Rabbi! Sen bunu boşuna yaratmadın. (Gökleri, yeri, aralarındakileri, bu kadar mahlûkâtı, bu mekteb-i âlemi, boş yere yaratmadın yâ Rabbi!) Sen’i tesbih ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!» derler.” (Bkz. Âl-i İmrân, 191)

Cenâb-ı Hak böyle bir yürek istiyor. Bu yüreğe sahip olan da Cenâb-ı Hak’la dost oluyor.

Yine mü’min;

Efendimiz’in malı nasıl kullandığını… Ganimetler gelirdi, beşte bir. Gelen ganimetleri nasıl kullandığını, infâkını ve cömertliğini uzun uzun tefekkür edecek! Zira son nefesinde dahî Efendimiz bir infak hâlinde idi.

Sonra kendi kazandığı malı nasıl kazandığına dikkat edecek. Acaba o para, -bir kıyas yapacak- hayra mı, israfa mı, şerre mi sarf ediliyor? Kendi kazancını ona göre bir tahlil edecek.

Kulda irâde yoktur, parada irâde vardır. Para, kazanca göre o tarafa doğru gider.

Yani sahâbî, fânî dünya malını infâk etmekle ebedîleştirdi. Bu hâl, işte kalbin sanatıdır. Kalbin merhamete râm olmasıdır. Beden almakla, yemekle-içmekle, ruh da vermekle doyar.

Bilmelidir ki, para üzerinde kişinin irâdesi yoktur, helâl veya haram yolla kazanışına göre onun/paranın sende hâkimiyeti vardır.

Yine mü’min;

Rasûlullah Efendimiz’in kulluk, ibadet, muâmelât, İslâm’a hizmet dolu yaşayışını, bütün ihtişamıyla idrâk edecek.

Sonra, kendi yaptığı ibadetleri ve hizmetleri muhasebe edecek:

–Acaba hizmet yaparken gönlümüzde bir sevinç var mıydı, huzur var mıydı? Veyahut da yorgunluk, bıkkınlık hissetmeden, mânevî bir heyecan, aşk, vecd ile mi îfâ ediyoruz?

Onu, yaptığı hizmetleri bir muhasebe edecek.

Sahâbî işte Çin’e giderken, Semerkand’a, Kayrevan’a, Afrika’ya girerken yorulmadı. İçine bir korku, bir ürperti gelmedi. Çünkü gönlünde Allah rızâsına sahip olmayı, gönlünde Rasûlullah Efendimiz’in hâlini yaşıyordu.

Efendimiz şu kısa ömürde hiçbir tatil yapmadı. Hizmetin neş’esiyle dinlendi. Bir gönlü huzura kavuşturmanın sevinciyle huzur buldu.

Bütün bu tahlillerden sonra yine;

Kendini ashâb-ı kirâm ile bir mü’min kıyaslayacak:

Onlar, Efendimiz’e nasıl bir aşk ve bağlılıkla râm oldular, nasıl bir muhasebe içinde ve hangi endişeleri yaşadılar, bunu tefekkür edecek. Onların, fedâ-yı cân hâlinde yaşadıklarını düşünecek. Nasıl onlar:

“Yâ Rabbi, canım-malım, Allah yolunda feda olsun!” Cenâb-ı Hakk’a daima bu temennîler içinde olduğunu düşünecek, idrâk edecek.

Buna mukabil kendisinin Efendimiz’e bağlılık ve aşkının hangi seviyede olduğunu, tükenmekte olan hayat sermâyesinin hangi endişeler içinde olduğunu düşünecek. Bu çok mühim mü’minler için.

Nefs problemini halledemeyen insanın içi; vesveseler, vehimler ve endişelerle doludur.

Hâfız-ı Şîrâzî, bu hakîkati şöyle ifade eder:

“İnsan, yek katre-i hûnest, hezârân endişe…”

“İnsan, bir damla kan, binbir türlü endişe.”

Mü’minin endişesi ayrı:

“–Ben nasıl kulum?”

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

“–Hakîkaten ben kulluğumu îfâ edebiliyor muyum?”

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye)

“–Kalbimde Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabildim mi?”

Fâsıkta:

“–Acaba dünyada biraz daha yaşayabilsem, dünyadan kâm alabilsem…”

Kâfirde:

“–Ya varsa, ben ne yapacağım?” Bir tereddüt…

Demek ki insanda kalbinin durumuna göre vesveseler var.

Demek ki kalbin durumuna göre bu endişeler şekilleniyor. Bir mü’minin endişesi de:

“–Ben nasıl Rabbime kul oldum? Verdiği nîmetleri…

ثُمَّ لَتُسْـئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

(“Sonra o gün (kıyâmet günü), bütün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?” [et-Tekâsür, 8])

Verdiği bu îman nîmetini, Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olma nîmetini ben nasıl hesabını vereceğim, ödeyeceğim…”

Efendimiz’i büyük bir muhabbetle sevmenin gayretinde olacak bir mü’min. Onun “raûf” ve “rahîm” esmâsından nasipler almaya çalışacak. Yani Efendimiz’in sıfatı, raûf ve rahîm’di. Çok merhametli, çok şefkatliydi.

Cenâb-ı Hak buyuruyor, Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde:

(İslâm dînine girme hususunda) ilk Muhâcirler ve Ensâr, onlara ihsân/güzellikle tâbî olanlar var ya…”

Demek ki 13 sene o Mekkelilerin çektiği ıztırap. Nasıl bir îmandan tâviz vermediler, îmânın aşkı, vecdi içinde yaşadılar. Ondan sonra Ensâr. 10 sene üç tane ateş arasında; münâfıklar, müşrikler ve yahudîler… Nasıl bir İslâm yaşadılar? Her inen ahkâm âyetine; “سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا” (“işittik ve itaat ettik” [el-Bakara, 285]) diyerek tatbik etmeye çalıştılar.

“…İşte Allah onlardan râzı olmuştur…” buyuruyor.

“…Allah onlara, ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır... (Bkz. et-Tevbe, 100)

İnsan kelimesi demek ki birinci madde, insan, Allâh’ı unutmayacak. İnsan, nisyandan…

İkinci, insan kelimesinin geldiği kök ise “ünsiyet”tir. İnsan bulunduğu yere çarçabuk alışır, ülfet eder, âdeta o yerin rengine, şekline, âhengine bürünür.

Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmek, Rasûlullah Efendimiz’e tâbî olmakla mümkündür. Nitekim şöyle buyruluyor:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

(“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…” [en-Nisâ, 80]) Yani iki itaat birleşiyor, Allâh’a itaat, Rasûlullâh’a itaat, aynı itaat olmuş oluyor.

Mü’min, sâdıklarla beraber sâdıklaşır. Nefsânî arzularına râm olanlarla beraber bulunan kimse ise onlara benzer.

İmâm Gazâlî Hazretleri gayr-i müslimler, fâsıklar, gâfillerle beraberliğin, zamanla zihnî beraberlik getirdiğini, zihnî beraberliğin de bir kalbî beraberlik getirdiğini bildiriyor.

Hattâ buyuruyor ki, nasıl insan bir zarurette, bir hâcet esnâsında ne kadar çabuk hâcetini görüp bitirir, gayr-i Müslimlerle de mecbur olursa o kadar kısa zamanda bitirmesi lâzım.

Hattâ başka misaller de veriyor.

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

“Kişi dostunun dîni üzerindedir. Onun için her biriniz kiminle dost olduğuna dikkat etsin!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833)

Sâlihlerle-sâdıklarla mı, fâsıklarla mı?..

Hattâ mü’min, ilâhî kahra uğrayan yerlerden geçerken menfî bir in’ikâs almamaları için hızlı geçmeleri hususunda Efendimiz uyarmıştır.

Mesela Efendimiz, Tebük seferi esnâsında Semûd Kavmi’nin helâk edildiği Hicr mevkiine geldiğinde, ashâba şöyle hitâb etti, orada Cenâb-ı Hakk’ın kahrı tecellî etmişti, Semud kavmine. Efendimiz şöyle buyuruyor:

“–Azâba uğratılmış olan şu milletin yurduna ancak ağlayarak (mahzun bir şekilde) girin! Eğer ağlayamıyorsanız (huşû, tefekkür, ibret alma hâlinde değilseniz, oralara sakın gafletle) girmeyin! Onların başına gelen, sizin de başınıza gelmesin!”

Bu çok mühim. Yani hâdiselerden, vukuatlardan ders alabilme. Oradan Rasûlullah Efendimiz geçerken, böyle, kaldırdı yakasını, ridâ ile başını örttü, o şekilde oradan süratle geçti. (Bkz. Buhârî, Salât 53, Enbiyâ 17, Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd 38-39)

Ashâb-ı kirâm Semûd Kavmi’nin kullandığı kuyulardan ihtiyaçları için su alıp, bu sudan hamur yaptığı zaman, Rasûlullah Efendimiz, onlara “atın” dedi. Ki, suya da ihtiyaç var, hamura da ihtiyaç var. “Develerinize verin.” buyurdu.

“Yalnız, Sâlih -aleyhisselâm-’ın devesinin içtiği kuyudan su alın.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40; Ahmed, II, 117)

Yani bugün de -ulemânın buyurduğu- o kahra uğrayan mıntıkadaki kuyulardan abdest alıp namaz kılmak, câiz değildir, diyorlar. Çünkü o suda ilâhî bir kahır vardır. Zâhiri temizdir, bâtını kirlidir.

Yani aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, ilâhî kahrın tecellî mekânı olması dolayısıyla, bugün bile oralardan geçenler, o sudan abdest almıyorlar. Bu da ayrı bir ibret.

Rabbimiz bize, Kur’ân-ı Kerîm’de Ashâb-ı Kehf’in köpeğini bildiriyor.

“O kelp, sâlihlerle beraber olması dolayısıyla Kur’ânî bir ifâde kazandı.” buyruluyor.

Diğer taraftan Tahrim Sûresi’de de, iki peygamber karısı, yani Nuh -aleyhisselâm-’ın ikinci karısı, Lût -aleyhisselâm-’ın karısı, bunların ikisinin de Cehennemlik olduğunu bildiriyor. Sâlih oldukları hâlde kocaları, onlara bir tesiri olmadı. (Bkz. et-Tahrîm, 10)

Demek ki bir müslüman, hayatın rotasını Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şekilde îfâ edecek, o şekilde istikâmetlenecek.

İslâm, mükemmeldir, İslâm muhteşemdir. Kendisinden aşağı olan bir seviyeye düşmesini, Cenâb-ı Hak istemiyor. O zaman, İslâm’ın mükemmelliğine zaaf gelmiş olur.

İslâm, insanlar arası münâsebetleri tanzimde mükemmeldir. Buyruluyor:

“Cenâb-ı Hak semâyı yükseltti, nizâmı (dengeyi) koydu. Sen o dengeyi bozma!” buyruluyor. (Bkz. er-Rahmân, 7-8)

Yani şu ilâhî, ekolojik dengeye bir âhenk teşkil etsin yaşayışın.

İslâm, insanın gönül dünyasını irşadda mükemmeldir.

İslâm, insanın kâinâta bakışını düzenlemekte mükerremdir.

İnsan da mükerrem olacak, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek.

Lâkin bugün global dünya, insanları, yanlışı taklide meylettiriyor. Mükemmel olan, nâkıs ve tahrif edilmiş olanı taklide yöneliyor. Ne oluyor?

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالِّينَ

(“Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” [el-Fâtiha, 7])

Dalâlettekilere -Allah korusun- meylediliyor.

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir kavmi taklit ederse o onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Allah korusun, hafazanallah!

Yine, bugün moda neler getiriyor, en basiti? Nasıl insan moda diye pasaklı hâlde geziyor. Diz kapakları yırtık, rengi solmuş, paçalardan püsküller çıkmış… Neymiş; o moda!

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

“Allah, kuluna verdiği nîmetin eserini üzerinde görmeyi ister.” (Tirmizî, Edeb, 54/2819; Ahmed, II, 311)

Yani bugünün gençliği orası yırtık, pasaklı elbiseler giyiniyor. Hâlbuki Efendimiz’in bu îkâzı, işte;

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir kavme benzerse o onlardandır.” buyuruyor. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Efendim, Aliya İzzetbegoviç vardır, onun güzel bir ifadesi var:

“Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir.”

Maalesef bugün İslâm dünyasının da fecî âkıbeti bu.

Yani her gün Cenâb-ı Hak bize Fatiha’da en aşağı kırk sefer:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالِّينَ

(“Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” [el-Fâtiha, 7]) îkâzı var Rabbimiz’in.

Demek ki İslâm dışı birtakım örfler, an’aneler, reklâmlar, ciddiyetle uzak durmamız, bunlara asla heves etmememiz, İslâm vakar ve haysiyetinden taviz vermememiz îcâb eder. Aksi hâlde îmânımız zaafa uğrar.

Cenâb-ı Hak nasıl bir mü’min istiyor? Fussilet Sûresi’nin 33. âyetinde:

(İnsanları) Allâh’a dâvet eden, (şerîati yaşamaya, kulluğa davet eden), amel-i sâlih işleyen ve «Ben müslümanlardanım.» diyenden (yani İslâm şahsiyetini, İslâm karakterini temsil edenden) kimin sözü daha güzel olabilir?” buyruluyor.

Velhâsıl insan yaratılışı, Âdem -aleyhisselâm- ile Cennet’te başladı. Cenâb-ı Hak, vahdâniyeti kendisine münhasır kıldı.

“Her şeyi çift yarattık. Umulur ki ibret ve öğüt alırsınız.” (ez-Zâriyât, 49) buyruluyor.

Cennette bütün nîmetler varken Âdem -aleyhisselâm-:

“–Yâ Rabbi, bir eş.” dedi.

Cenâb-ı Hak da Âdem’den Havvâ Vâlidemizi uyku hâlinde, içinden çıkardı. Âdem’den Havvâ’ya, Havvâ’dan Âdem’e bir muhabbet akımı başladı. Yani küll’den cüz’e, cüz’den küll’e bir muhabbet akışı oldu... Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının…” (en-Nisâ, 1)

Hep Cenâb-ı Hak ilâhî azametini bildiriyor.

Daha sonra Cenâb-ı Hak tarafından nikâhları kıyıldı. Bu şekilde insan nesli, hayata girmiş oldu.

Daha evvel, yaratılan cinler, melekler, daha bilemediğimiz başka mahlûklar da vardı. Yalnız insan yoktu. İnsan bu şekilde Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla teşekkül etti. Sıfır sermaye ile, bir bedel ödemeden yaratıldı.

Cenâb-ı Hak bu kâinâtı; iki harf, kâf, nun كُنْ / Ol!” emri ile yarattı ve onu nebatât, cemâdât ve hayvanat ile, bu kâinâtı tezyin etti. İnsanı, kâinattaki bu ilâhî nizam ve kudret tecellîlerini tefekkür etmek ve kulluk ile Rabbine yakınlık kazanması için yarattı.

Bir mekteb-i âlemdeyiz, ilâhî bir laboratuvardayız. Hep kevnî âyetlerin içindeyiz.

Dünya, insan için yaratıldı. Dünyada bulunan her şey, insan için bir imtihan malzemesi, lâkin hepsi iki uçlu bıçak gibi…

Yani dünyayı nefsin menfî gözlüğünden seyredince, idrâkler son nefes ötesine geçemiyor, orada kalıyor. Ufuklar daralıyor. İnsan, hevâ, hevesine tâbî oluyor ve Rabbinden uzaklaşıyor -Cenâb-ı Hak muhâfaza buyursun-.

Lâkin bu dünya, âhiret ufkundan seyredilince, her bir zerre insanı derin bir tefekküre sevk ediyor, nice mânâ kapıları açılıyor, sonsuz hikmet deryalarına kul dalıyor.

İşte Mevlânâ’nın dediği gibi, insana Cenâb-ı Hak sünûhat, tulûat vs. birçok hikmetler o kalpte tecellî ediyor.

Nasıl bir sahilde bulunan, denizin sathını seyreder, dalgıç ise her indiği merhalede ayrı ayrı güzellikler seyreder; velhâsıl İslâm’da öyle, ne kadar İslâm yaşanırsa, peygamberlerin üçüncü vazifesi, Kitap ve hikmeti telâkkî ettirmek.

Ârifler Sultanı Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin bir tulûat, sünûhat neticesinde mânen işiterek dile getirdiği şu söz, çok mühim. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ben insanın sırrıyım, insan da Ben’im sırrım...” (Fusûsu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, I, 48)

Yani birtakım sırlar, hikmetler, insana nasip oldu.

Bu cihan, ilâhî azamet ve kudret tecellîleriyle dolu ilâhî bir laboratuvar. Onun için Cenâb-ı Hak bizi tefekküre davet ediyor.

اَفَلَا يَعْقِلُونَ (“…Hiç düşünmüyorlar mı? (Yolculuk nereye?)[Yâsîn, 68])

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ (“…Hiç düşünmez misiniz?” (el-En‘âm, 50])

اُولُوا الْاَلْبَابِ (“…Akıl sahipleri.” (Âl-i İmrân, 7])

Meselâ birkaç misal. Meselâ arı. Kendi ihtiyacının kat kat fazlasıyla bal yapar. Büyük bir titizlik, intizam içinde onu paketler, ambalajını yapar, bunun cüz’î bir miktarını kendisi yer ve çoğunu insanlara ikram eder. Cenâb-ı Hak arıyı kırk beş günlük ömründe insan için çalıştırıyor.

Yediğimiz bir yumurtayı düşündüğümüz zaman, onun içinden eğer bir kıvamda kalırsa ondan bir tane canlı çıkıyor ve iç teşekkülleriyle beraber, iç cihazlarıyla beraber.

Yine baktığımız zaman meyve ağaçları da nesillerinin devamı için pek çok meyve verirler. Binlerce meyve içinden sadece birisi tohum olarak ağaç biterse kâfî gelir. Diğer meyveler ise insanlara ve diğer canlıların istifadesine arz edilir.

Kesilip yenilen hayvanlar kendi hayatlarını devam ettirmek için beslenirler. Bir müddet yaşadıktan sonra da etlerini insanlara ikram etmek üzere can verirler.

Toprak, ayaklar altında ezilmeye rağmen, üzerinde gezen türlü canlının cürufunu alıp temizler ve devamlı ikram ve ihsan hâlindedir toprak. Aslında bütün bu misaller, insanın da diğergâm olması, çalışıp kazandığı malın ve sahip olduğu imkânların bir kısmını kendi ihtiyacına ayırdıktan sonra, çoğunu infak etmesi lâzım geldiğini telkin etmektedir. Zira Cenâb-ı Hak “قُلِ الْعَفْوَ” buyuruyor, “fazlasını ver” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 219) Demek kul bir infak hâlinde olacak.

Cenâb-ı Hak tabiatta bunun binbir misalini insana göstermektedir ki, o da diğergâm, infak ehli bir kul hâline gelebilsin.

Cenâb-ı Hak insanın gafletini bildiriyor. Ateistlerden misal. Meselâ Yâsin’in 78. âyetinde:

“Kendi yaratılışını unutarak, Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor: «Şu çürümüş kemiklerden kim diriltecek?» diyor.”

Cenâb-ı Hak Kıyâmet Sûresi’nde de “بَنَانَهُ” buyuruyor, parmak uçlarınızı bile yaratacağız buyuruyor. (Bkz. el-Kıyâme, 4)

Velhâsıl tefekkür bir îman anahtarı olmuş oluyor.

En mühim tefekkür nedir?

Kimin mülkündeyiz? Mülkün gerçek sahibi kim? Bu geliş-gidişin hikmeti ne, yaratılış ve ölümün? Yolculuk nereye?

Cenâb-ı Hak bizi Kur’ân-ı Kerîm’de semâ ile tefekküre davet ediyor:

“…Gözünü çevir, bak diyor, bir fütur görüyor musun?” diyor. (Bkz. el-Mülk, 3)

Toprak terkibiyle tefekküre davet:

“İnsan, bir yediğine baksın!..” diyor. Nasıl bir yağmurun yağması,  toprağı göz göz yarıp oradan ekinlerin, üzüm bağlarının, sebzelerin vesâirelerin çıkması, veyahut buna benzer birçok âyet-i kerîme. (Bkz. Abese, 24-32)

Yani bu cihan, ilâhî bir mutfak… Bütün mahlûkata her an ayrı ayrı sofralar hazırlanıyor. Koyunun sofrası ayrı, insanın sofrası ayrı, yılanın sofrası ayrı, akrebin sofrası ayrı, devenin sofrası ayrı, cinlerin sofrası ayrı. İnsana ise sayılmayacak kadar çok sofra hazırlanıyor. Diğer mahlûkâta bir-iki mutfak.

Onun için bir mü’min yemeğe başlarken besmele çekecek, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfunu hatırlayacak, tefekkür edecek, Rabbine hamd ve şükredecek.

İnsanın yaratılışı ile Cenâb-ı Hak tefekküre davet ediyor:

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekte şüpheniz varsa, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden (yok kadar bir şeyden), sonra alekadan, sonra uzuvları belirlenmiş canlı et parçasından (zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim…” (el-Hac, 5)

Yani nutfe, aleka, mudğa, izam vs…

“…Dilediğimizi, belirlenmiş süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak (oradan/rahimden) dışarı çıkartırız. Sonra güçlü çağınıza kadar ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder, içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür. (Yani ihtiyarlık çağına kadar.) Tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelir…” (el-Hac, 5)

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

(“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” [Yâsîn, 68])

Ondan sonra Cenâb-ı Hak bir de kâinattan misal veriyor:

“…Sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün (bir sonbaharda); fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır, her çeşitten (ve her çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (el-Hacc, 5)

Fânilikle Cenâb-ı Hak bildiriyor…

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, şu ilâhî bir laboratuvar, Cenâb-ı Hak bizi tefekküre davet ediyor. Bu kevnî âyetleri tefekkür etmek.

اَفَلَا يَعْقِلُونَ (Akletmezler mi?)

“Akletmez misiniz?” buyuruyor.

لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Akleden bir topluluk için.” buyruluyor.

لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Umulur ki akledersiniz.” buyuruyor.

اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ “Şayet akleden bir toplum iseniz.” buyruluyor.

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ buyuruyor. “Düşünmez misiniz?”

اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا “Hiç tefekkür etmediler mi?” buyruluyor. Bu çok mühim. “Hiç tefekkür etmediler mi?”

لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ “Umulur ki tefekkür edersiniz.”

Ondan sonra gelen ikinci âyet, İnsan’ın ikinci âyeti:

“Gerçek şu ki, Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” (el-İnsân, 2)

Her şeyde ilâhî azameti, Rahmânî vitrinleri seyredecek, tefekkür edecek.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)

En büyük tahsil, Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak, gördüğümüz her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayabilmek.

Nihâyet Cenâb-ı Hak o kıyâmet günü huzûra vardığımız zaman:

“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri, derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecek.” (Fussilet, 20)

Yani her uzuv iki uçlu bıçak gibi… Hayra da vesîle, şerre de vesîle...

Cenâb-ı Hak insanı toprak terkibinden çıkan bir özden yarattı. Yediğimiz gıdalar, ne oluyor, insanın özü oluyor insan vücudunda. İnsan toprakla besleniyor. Neticede toprakta yok olacak, yine aslına dönecek, toprağa dönecek. Aynı elementler… 

Beden, kulluk için dünyaya âit bir elbise mahiyetinde. Bu, elbise, beden. Esas ruh.

Bastığımız toprak, bugüne kadar gelen milyarlarca insanın toprağa dönmüş cesetleriyle dolu. Sanki üst üste çakışmış sayısız gölgeler gibi…

Diğer taraftan, yeniden dünyaya geleceklerin bir özü mâhiyetinde. Zira insan toprakla gıdalanacak. Aldığı gıdalardan bir nutfe teşekkül edecek. Sonra ana karnında nutfe, aleka, mudğa, lahim, et meydana gelecek. Bu müştereklikten insan meydana gelecek.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak soruyor İnfitar Sûresi’nde:

“Ey insan! (Diyor.) Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği şekilde birleştiren, ihsânı bol (ikramı bol) Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6-8) diyor.

Yani mâzîni düşün! Niye aldanıyorsun sen, diyor Cenâb-ı Hak. Geldiğin o merhaleleri bir tefekkür et.

Velhâsıl dünyada kıyâmet gerçeğinden habersiz yaşayıp nefsânî arzularının tatminsizliği içinde fânî ve gelgeç sevdâların câzibesine kapılmak, ebedî istikbâl karşısında ne korkunç bir hüsrandır! Böyle gâfilâne bir hayatın neticesi, binbir türlü nedâmet, çırpınışlardan ibarettir.

Yani kundak ile teneşir arasındaki yolculuğun farkında olabilmek…

“Hayat nedir?” suâline, sadece toprağın rutubeti, mezar taşlarının katı sessizliği cevap vererek yükselecekse, böyle bir gafletle ziyân edilmiş fânî bir hayattan daha acı ne olabilir acaba?..

“Şüphesiz Biz doğru yolu gösterdik…” (el-İnsân, 3) insana. Peygamberlerle, kitaplarla, suhuflarla, kâinattaki kevnî âyetlerle.

“Şüphesiz Biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, isterse nankör olsun.” (el-İnsân, 3)

Yine buyruluyor:

“İnsan görmez mi ki, Biz onu nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun, apaçık düşman kesilmiş.” (Yâsîn, 77)

Cenâb-ı Hak kıyametten manzaralar bildiriyor.

يَا لَيْتَنِي (“Eyvah bana” [el-Kehf, 42…])

يَا لَيْتَنَا (“Eyvah bize” [el-En’âm, 27; el-Ahzâb, 66…])

Keşke, keşke, keşke, keşkeler bildiriyor. Fakat bu keşkelerin ne faydası var orada?!

Velhâsıl o keşkelerden bu dünyada kurtulacak, ancak nasıl bu? Tezkiye olacak, tasfiye olacak, kul Cenâb-ı Hak’la dost olacak.

Yine Cenâb-ı Hak son ânımızı bildiriyor:

“Herhangi birinize ölüm gelip de: «Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de (ölümümü) sadaka versem, sâlihlerden olsam!» demeden önce, size verdiğimiz rızıklardan harcayın.” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

Efendimiz buyuruyor ki;

“Sâlihler, sâdıklar bile bir pişmanlıkla ölecekler; keşke daha öteye gitseydik…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Zira mezarda, kıyamette kazanmak, kaybetmek yok.

Hattâ birkaç âyet, Furkan Sûresi’nin 27. âyetinde:

“O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: «Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!»”

Yine diğer bir Sûre, Ahzâb Sûresi 66. âyet:

“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: «Eyvah bize! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik!» derler.”

Tabi bu, rahmete gark olan kullarda da:

“Ona, «Cennete gir!» denildi. «Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»” (Yâsîn, 26-27)

Ondan sonra kâfirlerin durumunu Cenâb-ı Hak bildiriyor. Onlar, kâfirler, zincirler, demir halkalar, alevli bir ateş hazırladık buyruluyor. (Bkz. el-İnsân, 4)

Ondan sonra “ebrâr” bildiriliyor:

“İyiler ise, kâfûr katılmış bir kadehten (Cennet şerâbını) içerler.” (el-İnsân, 5) bildiriyor, bir mükâfat.

Ondan sonra gelen âyette Cenâb-ı Hak:

“O kullar, şiddeti her yere yayılmış (kıyamet yani) olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.” (el-İnsân, 7)

Cenâb-ı Hak kulundan sadâkat istiyor. Havf ve recâ arasında bir ömür istiyor.

Mülk kime ait, kul bunu idrâk edecek. Mal kimin, mülk kimin?

Ve Rasûlullah Efendimiz’e itaat hâlinde hayatını istikâmetlendirecek.

Sahâbî diyor ki:

“Bizi en çok sevindiren, yüz binlerce hadis içinde;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Bkz. Müslim, Birr, 163)

Rasûlullah Efendimiz’de insandan bir âbide gördü. Bütün dünyevî câzibeleri bitti, söndü. Bütün ashâb-ı kirâmın gâyesi:

“–Acaba ben kıyamette Rasûlullah ile beraber olabilecek miyim?”

Onun için:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

Rasûlullah Efendimiz hangi ağacın altında oturmuşsa, gitti o ağacın altında oturdu. Nasıl, adımlarını nasıl atıyorsa o şekilde adımlarını attı. Her hâliyle Rasûlullah Efendimiz’i taklit etmeye gayret etti de beraber olalım kıyamette, o zor günde.

Burada bir infak bildiriliyor. Bir Cennet müjdesi bildiriliyor. Buna îsâr deniyor. Yani kendinden koparıp verme.

Hazret-i Fâtıma Vâlidemiz’le Ali -radıyallâhu anh- arasında bir hâdise. Ali -radıyallâhu anh- bir bahçe suladı, biraz arpa aldı. Ondan “hazîra” diye Fâtıma Vâlidemiz bir yemek yaptı. Tam kendileri başlamadan evvel, “kendileri muhtaç olduğu hâlde” buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yoksul geldi “lillah” dedi “Allah için ver” dedi. Olduğu gibi verdi Allah için.

Tekrar Fâtıma Annemiz bu hazîradan yaptı. O zaman yetim geldi “lillah” dedi, yetime verdi.

Esir geldi, esire verdi. Kendileri aç…

Bir rivâyette de iftar vakti bunlar geldi, iftar malzemelerini verdiler, iftar yemeklerini verdiler.

Verirken de bunlar dediler ki, bir minnet altında kalmayın. Biz zira “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا” o sert ve belâlı günden, mukassî günden, zor günden, o fecî günden korkarız, dediler. (Bkz. el-İnsân, 9-10)

Yani vermenin esbâb-ı mûcibesi / gerekçesini bildirdiler. Onun için sanki bir teşekkür edâsı içinde verdiler, kendileri muhtaç olduğu hâlde. Çünkü nasıl bir âhiret endişesi var, “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا” o şekilde verdiler.

Cenâb-ı Hak da onların gönlünü bir ferahlık verdi. “O günün şerrinden korur.” buyruluyor. (Bkz. el-İnsân, 11)

Velhâsıl, Efendimiz ashâb-ı kirâma neyi öğretti? Bu nefsî arzuları nasıl bertaraf edeceğiz? Nasıl Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kul olacağız?

İptilâlar ve musibetler var insan ömründe. Bunları sabırla bertaraf etmeyi öğretti.

Cenâb-ı Hak da;

“Sabırla ve namazla Allâh’a ilticâ edin…” (el-Bakara, 153) buyuruyor.

İnsan, unuttuğu zaman gaflete düşer. Efendimiz de unutkanlık istemedi. Daima:

“Bugün bir yetim başı okşadınız mı?

Bugün bir hasta ziyâretinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Unutkanlığı zikirle bertaraf etmeyi öğretti.

Yine Rasûlullah nankörlüğü şükürle bertaraf etmeyi öğretti. Hep kul, Cenâb-ı Hakk’a teşekkür edâsı içinde olacak.

Gafleti itaatle bertaraf etmeyi öğretti.

Cimrilik. Allah korusun, bir kanser, insan rûhunun kanseri. Bunu cömertlikle bertaraf etmeyi öğretti.

Acımasızlığı affedicilikle bertaraf etmeyi öğretti.

Hep bunlar âyet…

“Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Hodgâmlığı, bencilliği diğergâmlıkla bertaraf etmeyi, fedakârlıkla bertaraf etmeyi öğretti.

Şüpheyi yakîn ile bertaraf etmeyi öğretti.

Riyâyı / gösterişi, ihlâs ile bertaraf etmeyi öğretti.

Kibri ve ucubu tevâzu ile bertaraf etmeyi öğretti.

İsyânı tevbe ile bertaraf etmeyi öğretti.

Gafleti tefekkür ile bertaraf etmeyi öğretti.

Bu neyle olacak?

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا

(“Sonra da ona günahını ve takvâsını ilhâm edene (yemin olsun). [eş-Şems, 8])

Fücur bertaraf edilecek, takvâ seviye kazanacak. Bu şekilde kul, bu menfî vasıflardan kurtulup rûhânî istîdatları inkişâf ettirecek.

Câlib-i dikkat birkaç âyet daha var. Burada Cenâb-ı Hak:

“Sabah akşam Rabbini yâd et.” (Bkz. el-İnsân, 25) buyuruyor.

Sabah-akşam, devamlı… Demek burada kul neyi görse, şu çiçeği görse Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak. Cenâb-ı Hakk’ın kendine verdiği bir nîmeti hatırlayacak.

Yine Cenâb-ı Hak 26. âyette:

“Gecenin bir kısmında O’na secde et (buyuruyor); gecenin uzun bölümünde de O’nu tesbih et.” (el-İnsân, 26) buyuruyor.

Geceleri de unutmayacaksın. Seherler… Seherler rûhâniyeti artıracak. Gönül âlemi rûhâniyetle dolacak seherlerde.

Yine Cenâb-ı Hak, insanın bir gafletini bildiriyor burada, 27. âyette:

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.” (el-İnsân, 27)

Fakat ne fayda!..

Yine bu da bir, îkaz bir âyet, 28. âyet:

“Onları Biz yarattık (ne kadar mahlûkat, insan varsa); onların yaratılışını sapasağlam kıldık (kendine bak, sapasağlam). Dilediğimizde (kendilerini yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.” (el-İnsân, 28)

Cenâb-ı Hak kulluğumuzu unutturmasın.

Ramazân-ı Şerîf’imizi Cenâb-ı Hak huşû, vecd, istiğrak içinde, rûhâniyet içinde tamamlamayı ve bir bayram şehâdetnâmesini alabilmeyi…

Şimdi kul, cömerttir, ne kadar verebilir? Cenâb-ı Hakk’ın cömertliği ne kadar, kul bir tefekkür edecek. Seksen küsur senenin, bin ayın ecrini Cenâb-ı Hak bir gecede ihsan ediyor.

Kimin için bu?

Rasûlullah Efendimiz. Rasûlullah Efendimiz’e olan muhabbet.

Kimin için bu?

Allah Rasûlü’ne itaat edenler için. Ne büyük bir nîmet!..

Cenâb-ı Hak -inşâallah- huzurlu bir Ramazân-ı Şerîf, hayatımızın bir Ramazân-ı Şerîf hâline gelmesi, son nefesimizin bir bayram sabahı olmasını, Cenâb-ı Hak lûtfuyla, keremiyle ihsan ve ikram eylesin.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.