MÜSLÜMANIN GAYESİ ALLAH'IN DİNİNİ YÜCELTMEKTİR

Allah yolunda nasıl yaşanır? Allah için savaşmak ne anlama gelir? Bu konularla ilgili hadisler nelerdir? Bu hadisten ne anlamalıyız? Dr. Murat Kaya anlatıyor...

Ebû Mûsâ (r.a) şöyle buyurur:

“Bir kişi Nebiyy-i Muhterem (s.a.v) Efendimiz’e gelip:

«‒Yâ Rasûlâllâh, Allâh yolunda savaşmak ne demektir? Kimimiz gazabına kapılarak, kimimiz ârından dolayı yani kabile asabiyetiyle savaşıyoruz. (Buna ne dersiniz?)» diye sordu.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) başını kaldırıp:

«‒Her kim Kelimetullâh (Kelime-i Tevhîd yâni Allah’ın dini) daha âlî (yüce) olsun diye savaşırsa onunkisi Allâh yolundadır.» buyurdular.”

Efendimiz (s.a.v)’in başını kaldırmasının sebebi, sual soranın ayakta olmasından başka bir şey değildi. (Buhârî, İlim, 45)

BU HADİSTEN NE ANLAMALIYIZ?

Efendimiz’in bu cevabı, Cevâmiu’l-kelim olan ifadelerinden biridir. Zira tek bir sözle suale cevap verdiği gibi fazla bilgiler de vermiştir. Meselenin özünü tek cümle ile hulâsa etmiştir.

Allah katında faziletin ve İslâm nazarında şerefin ölçüsü, İslâm’a ilk koşanlardan olmak, can ve mal ile Allah yolunda cihâd etmektir. Fetih’ten önce cihâd edip infâk edenlerle Fetih’ten sonra cihâd edip infâkta bulunanlar aynı olmaz! (Bkz. en-Nisâ, 95-96; el-Hadîd, 10; Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 381)

Hayattan gâye, Allah’ın dînini yüceltmektir.

Allah’ın dîni yayılsın ve yükselsin diye gayret edenler, sebep oldukları insanların ve daha sonra gelen nesillerinin ecrinden nasib alırlar.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

İslâm’da iyi bir çığır (sünnet-i hasene) açan kimseye, bunun sevabı vardır. O yolda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır (sünnet-i seyyie) açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64)

Bütün müslümanların yaptığı haseneler, sâlih ameller ve ibâdetlerin bir misli, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sayfasına yazılmaktadır. Bunlara ilâveten bir de ona, insanları hidâyete dâvet etmek için gösterdiği gayretin ecri yazılmıştır. Bir de kendi yaptığı husûsî amellerin, irfân ve hallerin hasenâtı vardır ki bütün ümmetin amelleri toplansa onların neşrettiği güzel kokuyu bile duyamaz, onların yüzde birine bile ulaşamaz!

Diğer taraftan Efendimiz (s.a.v)’e ümmeti sayısınca kat kat ecirler yazılmaktadır. Bunun sayısını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilemez, akıl onun idrâkinden âciz kalır.

Bir misâl vermek gerekirse: İslâmî bir husûsu öğrenip onunla amel eden kişiye bir ecir yazılır. Ona bu bilgiyi öğreten hocasına da bir misli yazılır. Hocasının hocasına ise bu ecrin iki katı yazılır. Üçüncü hocaya dört, dördüncü hocaya sekiz katı yazılır ve bu böyle her kademede kendisinden sonrakilerin ecirleri kadar katlanarak Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e kadar devam eder.

 Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den sonra 10 kişi olduğunu farzetsek Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e 1024 ecir yazılır. 11. kişi de o bilgiyle amel ederse Efendimiz (s.a.v)’in ecri 2048 olur. Bu şekilde her bir kişinin artmasıyla kendinden öncekilerin ecri katlanır. Bu, kıyâmete kadar böyle devam eder. Bu öyle bir durumdur ki onun keyfiyetini Allah Teâlâ’dan başka kimse ihâta edemez ve akıl bunun hakîkatini idrâkten âciz kalır.

Bunun yanında bir de sahâbenin çokluğunu, tâbiînin çokluğunu ve her asırda pekçok müslümanın bulunduğunu düşünelim…

Bu hesaptan, önceki müslümanların sonrakilerden daha üstün olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonrakiler ecirlerini artırdıkça otamatik olarak önceki müslümanların da ecirleri artmakta ve az evvel ifade ettiğimiz şekilde katlanmaktadır.

Bu durum üzerinde düşünen ve Allah’ın da kendisine tevfîkini (yardımını) lûtfettiği kimseler, bütün himmetlerini İslâmî tâlim ve terbiyeye verir ve onların neşrine koşarlar. Ecirlerinin hayatlarında ve vefatlarından sonra devamlı katlanarak artmasını isterler. Herhangi bir bid’at ve zulüm ihdâs etmekten şiddetle sakınırlar. Zira bunların günahları da, aynen sevaplar gibi işlendikçe katlanarak artar.

Her müslüman, bu durumu iyice düşünsün! Hayra sebep olanların saâdetini ve şerre çağıranların kötü hâlini tahayyül etsin! (el-İsrâ, 24.)

Şâh Veliyyullâh ed-Dehlevî (r.a) şöyle buyurur:

“Görmez misin ki bugün bir kâfir müslüman olmak istese kâfirlerin arasından çıkmak, onların âdet, gelenek ve göreneklerini terketmek, İslâm’a girip onun ahlâk ve âdâbıyla ahlâklanabilmek için ne kadar müşkilât çeker, sıkıntılara uğrar. Allah Teâlâ, babalarımıza, üstadlarımıza ve şeyhlerimize gani gani rahmet eylesin! Çünkü onlar bizi kucaklarında terbiye edip büyüttüler, kulağımıza ulaştırdıkları ilk söz kelime-i tevhîd oldu. İlk öğrettikleri âdet İslâm’ın muâmelâta dâir emirleri oldu. Bizim için bu meşakkat ve zorluklara katlandılar. «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl terbiye edip yetiştirdilerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet eyle!» İkinci olarak da onların atalarına en güzel şekilde rahmet eyle! Onlar da babalarımızı şefkat kucaklarında böyle yetiştirdiler ve onları bu müşkillerden ve zorluklardan kurtardılar.” (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 608)

Yukarıdaki rivâyette, Efendimiz (s.a.v) otururken bir sahâbînin gelip ayakta sual sorduğu anlatılıyor. Bu vaziyet, âlimin kalbine gurur, kibir ve ucub gibi son derece zararlı duyguların girmesine sebep olabilir. Bu sebeple bir kimsenin, insanların kendisi için ayağa kalkıp hürmet göstermesini istemesi şiddetle yasaklanmştır. Ama âlim nefsine hâkim olabilir de kendini beğenme (ucb) duygusuna kapılmazsa bunun câiz olduğu görülüyor.

HER MÜSLÜMANIN BİLMESİ GEREKEN DÎNÎ BİLGİLER

HER MÜSLÜMANIN BİLMESİ GEREKEN DÎNÎ BİLGİLER

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle