Mucize ve Diğer Harikulâde Hadiseler

Mucize ve diğer harikulade hadiseler nelerdir? İstidrac ve keramet nedir?

Mucize

Sözlükte, insanı aciz bırakan, karşı konulmaz, olağanüstü, garip ve tuhaf şey anlamlarına gelen mûcize, terim olarak, Yüce Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan peygamberini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı olağanüstü olay olarak tanımlanır. Tabiat kanunlarının geçerliliğini ve etkilerini kısa ve geçici olarak bir süre durduran mucizenin mahiyeti bilinemez. Bir başka anlatımla mucize, peygamber olan kişinin, akılların alamayacağı bir olayı Allah’ın kudreti ile göstermeyi başarmasıdır. Kur’an’ı Kerim’de mucize terimi yerine, âyet, beyyine ve burhan kavramları kullanılır.

Her peygambere bir mucize verilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine insanların inanacağı kadar bir mucize verilmemiş olsun.”[1]

İslam alimleri bir olayın mucize sayılabilmesi için gerekli olan şartları şöyle sıralamışlardır:

  • Mucize, gerçekte Allah’ın fiilidir. “Peygamberin Mucizesi” denilmesi, mucizenin onun aracılığıyla ortaya çıkması veya o peygamberin doğruluğunu göstermesi sebebiyledir.
  • Mucize, peygamberlerin isteğine veya ihtiyacına uygun olur
  • Mucize, alışılmış tabiat kanunlarının dışında bir olaydır.
  • Mucize, peygamberlik iddiasıyla birlikte bulunur. Genelde peygamberlikten çok önce veya çok sonra olmaz.
  • Mucize, peygamberlerde meydana gelir. Peygamber olmayan birinin gösterdiği olağan üstü hadiseye mucize denilemez.

Eğer mucizeye benzeyen bir olay Allah’a inanmayan veya bâtıl bir inanç üzere yaşayan ya da Allah’a isyan eden bir kimseden zuhur ederse buna istidrac denir. Ayrıca Hint fakirlerinin uzun süre aç durmaları, ateşte yürümeleri ve su içinde uzun süre havasız durabilmeleri gibi durumlar da yine istidrac kabilinden sayılır.

İstidrac gösteren kimseler, Allah'ın kendilerine verdiği mal, başarı ve sıhhat gibi nimetlerle isyanlarını daha da artırırlar ve sonuçta helâk olurlar. İnkârcılar ve isyankârlar, Allah'ın kendilerine verdiği, sıhhat, kabiliyet, başarı, makam ve mevki gibi nimetlere rağmen fitne ve fesat çıkarmaya isyan ve fücurlarına devam ederler. Bütün bunları yaparken kendilerine ilahî felâketlerin gelmemesini yani gecikmesini haklarında hayır zannederler. Şeytan'ın yolunda azgınlıklarına artırarak devam ederler ve sonunda helâk olmaktan kurtulamazlar. Gerçekte onların durumu, adım adım yani derece derece Allah'ın gazabına ve helakine yaklaşmakta olmalarıdır. Derece derece aşağı inmek anlamında bu işe 'istidrac' denmiştir. Âyet-i kerimede buyrulur. Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.” (el-A'râf, 182)

Hz. Peygamber (sav): "Allahu Teâlâ'nın bir kula, günah islemesine rağmen dünyada sevdiği şeyleri ihsanda bulunduğunu görürseniz bilin ki o istihraçtır." Buyurdu ve ardından şu ayet-i kerimeyi okudu: Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (el-Enâm, 6/44) (Ahmed b. Hanbel, IV, 145).

Musa (aleyhisselam) Mısır’dan çıkarken Firavun’la müminlerin arasında yaşanan şu hadise mucizeye ve istidraca güzel bir örnektir.

Firavun ve askerleri arkalarından iyice yaklaşınca Mûsâ -aleyhisselâm- dua etti. Bir mucize olarak Kızıldeniz önlerinde yarılıp yollar açılınca Firavun askerlerine dönerek:

Denize bakın, dedi. Benden önce yürüyüp gitmiş olan kölelerime yetişmem için heybetimden nasıl yarıldı da yol hâline geldi! Onların hepsini öldüreceğim! Haydi yürüyün denize!” dedi. Firavun, denizin yarılmasını Mûsâ aleyhisselâm’ın mûcizesi olarak değil de, kendi mucizesi olarak görüyordu. Fakat bu hakikatte istidraçtı.

Hazret-i Mûsâ ve kavminin ardından, Firavun ve ordusu da denizde açılan yollara girdiler. Fakat engin sularda ilâhî kahra dûçar oldular ve boğulup gittiler.

Mucizeden farklı olarak bir de harikulade haller ve kerametler vardır. Bunlar alışılmış olmayan, bir takım olağanüstü olaylar veya haller olabilir. Harikulade olaylar evrende geçerli tabii kanunlara aykırı olarak meydana gelirler. Bu tür olaylar olağanüstü olmak açısından mucizeye benzerse de aralarında büyük fark vardır. Mucize, peygamberlik görevini üstlenmiş peygamberde meydana gelir. Mucize dışındaki harikalar, peygamber olmayan kişilerde görülür. Mucizelerin temelinde inkârcılara meydan okuma varken kerametlerde bu yoktur. Ayrıca mucize, verilen peygambere has bir durum olup taklit edilemezken, keramet birden çok mümin kulda ortaya çıkabilir.

Buna göre, Allah’ın bir ik­ra­mı ola­rak, kâ­mil bir iman, marifet ve takva neticesinde Allah dostlarında, büyük âlimlerde ortaya çıkan ve ta­bi­at kâ­nun­la­rıy­la izah edi­le­me­yen, fi­zik öte­si harikulade olaylardır.

Ke­râ­me­tin hak olduğunun Kur’ân’da­ki de­lil­le­rin­den bazıları şunlardır:

Sü­ley­man aley­his­se­lâm’a, ve­zi­ri Âsaf, Se­be me­lî­ke­si Bel­kıs’ın tah­tı hak­kın­da “... Göz açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar onu sa­na ge­ti­ri­rim...” (en-Neml, 40) de­miş ve bu ger­çek­leş­miş­tir.

Ze­ke­ri­yâ aley­his­se­lâm, mabe­de ka­pa­nıp ibadetle meşgul olan Haz­ret-i Mer­yem’e bak­mak­tan onun ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumluydu. Fa­kat mabede her gir­di­ğin­de Haz­ret-i Mer­yem’in ya­nın­da mevsim dışı meyveler ve çe­şit­li rızıklar gö­rü­yor­du. Bu­nun hik­me­ti­ni öğ­ren­mek için Haz­ret-i Mer­yem’e:

“– Bu rı­zık­lar sa­na ne­re­den ge­li­yor?” di­ye sor­muş, Haz­ret-i Mer­yem:

“Al­lah ka­tın­dan…” (Âl-i İm­rân, 37) di­ye ce­vap ver­miş­tir. Ve yi­ne Âl-i İmrân Sû­resi­’nin 24 ve 25. ayetlerindeki Haz­ret-i Mer­yem’in doğ­ru­dan Al­lah ta­ra­fın­dan rı­zık­lan­dı­rıl­ma­sı­na da­ir ha­ber­ler, ke­ra­me­te birer misaldir.

[1] Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 1; Müslim, iman, 239.

PEYGAMBERLERİN DERECELERİ NELERDİR?

Peygamberlerin Dereceleri Nelerdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.