Mihmandar-ı Resul: Eyüp Sultan

Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) duyduğu hürmet, hâne-i saâdetteki misafirliği ve İstanbul’un fethine uzanan bereketli hayatı anlatılıyor.

Peygamberler Sultânı’nı hâne-i saâdetlerinde yedi ay müddetle ağırlama bahtiyarlığına nâil olan Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-, başlangıçta Allâh Rasûlü’nün, evinin üst katında kalması için ne kadar ısrar ettiyse de -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“−Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bizim için daha münâsip ve elverişlidir” buyurarak alt katta oturdular.

MİHMANDÂR-I RASÛL: EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ

Aziz misâfirleri Allâh Rasûlü’ne eşsiz bir hürmet ve muhabbetle hizmet eden Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh- ve âilesi, yattıkları yerin Peygamber Efendimiz’in hizâsına gelmesinden bile teeddüb ettikleri için, duvar kenarla­rına sığınarak uyuyorlardı.

Bir gün testileri kırıldı ve içindeki bütün su, zemîne döküldü. Suyun mübârek misâfirlerinin üzerine damlayıp da O’nu rahatsız etmesinden endişelenen Ebû Eyyûb Hazretleri, hemen tek örtüleri olan kadife yorganı aldı ve telâş içinde yerleri kuruladı. Sabah olunca da Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e üst kata çıkmaları husûsunda ısrarla ricâda bulundu. Rasûlullâh Efendimiz:

“−Alt kat daha elverişlidir!” buyurdu ise de Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:

“−Siz alt katta bulundukça biz üst kata çıkamayız!” dedi. Bunun üzerine, yerlerini değiştirdiler.[1]

Ebû Ey­yûb el-En­sâ­rî ve âilesi, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâllâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i misâfir ettikleri günlerde ye­mek pi­şi­rir ve kendisine ikrâm ederlerdi. Ye­me­ğin ka­lan kıs­mı ge­ri geldiğinde, Âlem­le­rin Efen­di­si’nin par­mak­la­rı­yla do­kun­du­ğu yer­le­ri araş­tı­rır, bununla teberrük ederlerdi. Bir keresinde soğanlı veya sarımsaklı bir yemek göndermişler, fakat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yememişti. Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-, yemekte Efendimiz’in parmak izlerini göremeyince, endişe ile yanına giderek:

“−Yâ Rasûlallâh! O yemek haram mıdır?” diye sordu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Değildir! Fakat, kokusundan hoşlanmadım. Çünkü ben meleklerle konuşuyorum” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:

“−Sizin hoşlanmadığınız şeyden ben de hoşlanmam!” dedi.

Ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Siz onu yiyiniz!” buyurdu.

Bundan sonra Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir daha o sebzeden yemek yapmadılar.[2]

Bu hâl, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, insanları ve melekleri hiçbir şekilde rahatsız etmeme husûsundaki incelik, nezâket ve hassâsiyetini ne güzel ifâde etmektedir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin Allâh Rasûlü’ne olan hürmet ve ihtimâmı, Peygamber Efendimiz’in misâfirlik döneminden sonra da devâm etmiştir. Nitekim sırf Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300) müjdesine nâil olabilmek için seksen küsur yaşında iken iki sefer İstanbul kuşatmasına katılmış ve sonradan gerçekleşecek fethin ilk neferlerinden olarak rûhunu bu yolda teslîm etmiştir. Vefât etmeden az evvel, kendinden sonra fethe gelecek İslâm askerlerine mübâ­rek cesedleri ile dahî bir hedef gösterebilmek için etrâfındakilere:

“–Cesedimi, ayağınızın bastığı son noktaya gömün!” buyurmuştur.[3]

Dipnotlar:

[1] Müslim, Eşribe, 171; İbn-i Hişâm, II, 116.

[2] Müs­lim, Eş­ri­be, 170-171; İbn-i Hişâm, II, 116.

[3] Bkz. İbn-i Sa’d, III, 484-485.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

HZ. MUHAMMED’İN (S.A.S.) MEDİNE DÖNEMİ

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Medine Dönemi

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • Alt katta ve/ ve de üst katta yatmaya, oturmaya bir düşünce ile tefekkür yolu açmak isterim. Bazı şu soru aklıma zuhur eder; "Katmandu mu daha yüksektir (Himalaya Dağlarında) yoksa Mekke'de Kaabe mi daha yüksektir" diye. Bu düşünceye doğru bir cevap verebilirsek aslında mevzu çözülür. Maddi alemde herhangi bir metaya manevi olandan daha üstün paye tanımak eğer putperestliğin kanısı ise, tefekkürün vergisi, doğru kavrayıp doğru yönelme yönünde tezahürlere götürür ümid ederim. Elbette misafirine en üstün sunuşla ikramda bulunmak isteyecek ancak, "misafir nasibiyle gelir", üzerindeki mesaj ve emir üstündür, o nasıl dilerse sonunda oyle hayata geçmeli, rol modeli olarak o davranış hikmet taşımalı. Elhasılı kelam, el-hamdulillah (Ves salvat) vesselam.

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.