Leonardo da Vinci, Neden İstanbul’a Çağrılmadı?

Sultan 2. Bâyezîd, dünyaca ünlü bir mimar Leonardo da Vinci’nin teklifini neden geri çevirdi? İstanbul’un kendi ruhunu koruma hikmeti neydi?

Meşhur İtalyan mimar ve ressam Leonardo da Vinci, II. Bâyezîd’e bir mektup yazarak İstanbul’daki cami ve diğer eserlerin plan ve projelerini kendisinin hazırlamasını teklif etmişti. Ancak bu teklif kabul görmedi. Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, bu durumu şu şekilde değerlendirir:

LEONARDO NEDEN İSTANBUL’A ÇAĞRILMADI?

–Efendim, Leonardo da Vinci’nin bu teklifi karşısında sarayda Kubbealtı vezirleri sevindiler. «Dünyaca meşhur bir mimar gelecek, İstanbul’u tanzim edecek» diye.

Fakat Fatih’in oğlu II. Bâyezid Hazretleri; “‒Yok! Hayır!” dedi.

“Eğer o gelirse, buraya hıristiyan mimarîsi yerleşir. Biz mimarîmizi kendi rûhânî yapımıza göre inkişâf ettireceğiz.” dedi.

SİNANLAR VE OSMANLI MİMARÎSİ

Tabiî bu, bir firâsettir, bir mü’minin firâseti. Arkadan Sinanlar geldi. Bizim rûhumuzu aksettirecek sanatkârlar vücut buldu.

Kaldı ki; İslâm’ın başka bir kültürü taklit etmeye ihtiyacı yoktur. Zira İslâm kültürü, kâbına varılmaz bir zirvedir. İşte bu şuurla ecdâdımızın îmâr ettiği İstanbul, muhteşem mâzînin hâtıralarıyla dolu. Külliyeler, camiler, sadaka taşları, şehidlikler, dergâhlar, türbeler ve kabirler...

Tarih, bir milletin hâfızasıdır. Millî tecrübeler mecmûasıdır. Bu yüzden mâzî çok mühimdir. Mâzînin bittiği yerde millet biter; insan biter, iz‘an biter. Çünkü millet, bir bakıma tarihinden ibarettir. Onu mânevî değerlerinden ve tarih şuurundan uzaklaştırırsanız, geriye insan sürüsü kalır.

Onun için bugün gençlerimize bilhassa bu şerefli tarihimizi aksettirmemiz lâzım.

Bir de tekkeler, zâviyeler çok mühim.

Meselâ; bu tekkeler, zâviyeler, bir rehabilite merkezi olmuştur. Evinde münakaşası olan, işi bozulan, dergâhlara gitmiştir. Dergâhlarda, sohbetlerde huzur bulmuştur.

Bu dergâhlar, aynı zamanda müstesnâ bir eğitim merkezi olmuştur.

Peygamber Efendimiz’den in‘ikâs etmiş bir ahlâk ile kibar, zarif, diğergâm, cömert ve fedâkâr karakterli şahsiyetler yetiştirmiştir.

TASAVVUF TERBİYESİNİN MİMARİYE YANSIMASI: KALBE DOKUNAN İNCELİKLER

Günümüz tabiriyle bir nevi terapi. Bugün baktığımızda maalesef bu tedavi yok. Meselâ, bugün insanlar bir maça gidiyor, orada içini boşaltıyor. Fakat bazen uygun olmayan kelimeler de ağzından dökülüyor. Tabiî bu da edebe aykırı bir hâdise. Aynı şey, ekranlar karşısında da sergileniyor, internet köşelerinde de. İşin özü, nefsânî hoyratlıkları teskine dayalı davranışlardan ibaret. Gönül dünyaları ise hem ihmal edilmiş oluyor, hem de nefsâniyetler söndürüleceği yerde, sürekli odun atılarak daha alevli hâle getiriliyor aslında.

Bütün bunlar, Peygamber müjdesi olan İstanbul’un rûhuna yakışmayan bir hâdise. Yukarıda bahsettiğimiz tasavvufî terbiye, dün mimariye dahi aksetmişti. Mimar Sinan’ın çok güzel eserleri var. Ondan sonraki Sedefkâr Davud Ağa, Mimar Ahmed Ağa, Tahir Ağa...

Süleymaniye’nin mimarisine baktığımız zaman, hiç sert çizgi yok. Hep yumuşak çizgiler hâkim. Yani rûhu dinlendiren kemerler ve kavisler var. Biraz uzaktan baktığımız zaman ise, sanki duâ eden bir insan silûeti. O minareler âdeta Allâh’a açılan eller... Semâya yükselen duâlar...

Sadece mimarlar değil; o dönemdeki Osmanlı devlet adamlarından tutun, halk tabakasına kadar herkesin bir tasavvuf terbiyesinden geçtiğini görüyoruz. Baktığımız zaman sadece bina yapmıyorlar; orada inceliklerle dolu bir imza da atıyorlar. Eserlerinde tasavvufî bilgilerin var olduğunu da görüyoruz. Yani o kubbe niye o yükseklikte? O minare niye altı, niye dört, ya da o estetik oraya niye öyle konulmuş? Derin bir mâna var.

Burada tabiî, kalbin o rûhânî istidatları taşa, toprağa aksetmiş durumda.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkatlar, Yüzakı Yayıncılık

İslam ve İhsan

İSTANBUL’UN MÂNEVÎ MİMÂRİSİ VE MEDENİYET RUHU

İstanbul’un Mânevî Mimârisi ve Medeniyet Ruhu

İSTANBUL’U SEVMEYE NEREDEN BAŞLAMALI?

İstanbul’u Sevmeye Nereden Başlamalı?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle