Küresel Sistem İslam Coğrafyasını Nasıl Etkiliyor ve Türkiye’nin Rolü Ne Olacak?

Bilal Akyol’un Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Halil Kurt ile gerçekleştirdiği röportaj; küresel sistem, İslam coğrafyası, Osmanlı sonrası düzen, savunma sanayii ve Türkiye’nin çok kutuplu dünyadaki rolünü ele alıyor.

Röportaj: Bilal Akyol

Doç. Dr. Halil Kurt ile yapılan röportajda küresel sistemin İslam coğrafyasına etkileri, tarihsel kırılmalar ve Türkiye’nin çok kutuplu dünyadaki stratejik rolü konuşuldu.

KÜRESEL SİSTEM, İSLAM COĞRAFYASI VE GÜÇ PARADİGMASI

Dünya, gücü hak sebebi sayan bir sistemin pençesinde derin bir kriz yaşarken, İslam coğrafyası bu küresel kuşatmanın merkezinde yer alıyor.

Marmara Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Beşeri ve İktisadi Coğrafya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Halil Kurt ile küresel sistemin coğrafyamız üzerindeki kadim oyunlarını ve İstanbul merkezli bir şahlanışın imkânlarını konuştuk. İslam aleminin parçalanmış yapısından savunma sanayisindeki teknolojik bağımsızlığa, İngiliz siyasetinin bölgedeki tarihsel köklerinden geleceğin çok kutuplu dünyasındaki Türkiye vizyonuna kadar pek çok can alıcı meseleyi masaya yatırdık.

Kıymetli Hocam, Dünya’nın içinde bulunduğu buhranı ve karmaşayı düşündüğümüzde, insanlığın bugün en çok hangi temel değerlerin eksikliğini hissettiğini gözlemliyorsunuz? Bugün dünyayı ve İslam coğrafyasını bekleyen en büyük tehlike, en büyük yangın sizce nedir?

21. yüzyılda küresel kapitalist sistemin dünyada hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamaktayız. İslam, hakkı üstün tutan bir nizam öngörürken; mevcut küresel kapitalizm ise gücü hak olarak kabul etmektedir. Bugün bütün meselelerin temelinde bu paradigma farkı yatmaktadır. Bizler hakkı ve adaleti öncelerken; bugün modern dünyada cisimleşmiş olan bu güç, "Biz yaparız, kırarız, alırız ve doğru olan da budur" mantığıyla hareket ediyor. Küresel sistemin dayattığı kural maalesef budur.

Peki, Müslümanların bu tablodaki rolü nedir?

BM’den sonra en fazla üye devlete sahip olan İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında 57 ülke bulunuyor. Fakat bu devletlerin küresel ölçekte dünyanın gidişatına dair söyleyebileceği etkin ve dominant bir sözü yok; maalesef sadece edilgen konumdalar. Bunun temel sebebi, halklar ile yöneticiler arasındaki makas farkıdır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan dünya düzeninde, hâkim güçler İslam coğrafyasında bu kopukluk üzerine kurulu bir yapı inşa etmişlerdir.

İSLAM COĞRAFYASINDA PARÇALANMA, TARİHSEL KIRILMA VE EMPERYAL POLİTİKALAR

Müslümanların birleşememesinin temelinde halklar ve yöneticiler arasındaki bu kopukluğu mu görüyorsunuz?

Elbette. Bölgenin iki bin yıllık tarihinde büyük devletlerin hüküm sürdüğü dönemlerde nispi bir huzur ortamının olduğu, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde ise kanlı iç çekişmelerin yaşandığı görülür. Medeniyet coğrafyamızın birer parçasını oluşturan Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Roma veya Osmanlı gibi büyük bir devlet hâkim olsaydı; yani bu coğrafyada irade tek elde toplansaydı, kaynaklar ortak paylaşılır ve çok daha huzurlu bir sulh ortamı oluşurdu. Ne zaman ki bu merkezi güç —ki o Osmanlı’ydı— 1918’den itibaren bölgeden çekildi, emperyalistler burayı küçük parçalara böldüler.

Dünya petrol rezervinin % 86’sına sahip olan ilk on ülkenin altısı İslam ülkesi ve İran hariç beş ülke (Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Libya) II. Abdülhamid döneminde Osmanlı sınırları içinde yer alıyordu. Osmanlı toprağı olan beş ülke günümüz dünya petrol rezervinin % 35.51’i ne sahiptir. Petrol sahaları, Basra Körfezinde küçük parçalara bölünen Körfez Ülkeleri arasında taksim edilerek güçlü bir yapının oluşmasının önüne geçildi. Monarşi/Krallıkla idare edilen Körfez ülkelerinde “Sokak” ile “Saray”ın öncelikleri farklı olduğundan petrol gelirlerinin büyük kısmı maalesef pek de işe yaramayan silahlara savunma harcamalarına aktarılmaktadır.

Osmanlının hüküm sürdüğü medeniyet coğrafyamızda Emperyalist Batı tasarımıyla sınırları cetvelle çizilen 22 tane Arap ülkesi var. Lisanları Arapça, etnik kökenleri Arap; fakat neye göre birbirlerinden ayrı olduklarını kendileri de tam olarak bilmiyorlar. Tunus ile Libya, Irak ile Suriye veya Katar ile Kuveyt arasında yapısal ne fark var? Dolayısıyla bu parçalı yapı, tamamen küresel emperyalizmin "parçala ve yönet" ilkesine göre oluşturulmuş bir düzendir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası coğrafyamızda tatbik edilen İngiliz siyasetinin temel karakteristiği; halkları belirli bir refah ve bilgi düzeyinin altında tutmak, aradaki ihtilafları ise sürekli körükleyerek bu düzeni idame ettirmek üzerine kurulmuştur. Bu strateji, yaklaşık yüz yıl boyunca bölgedeki parçalı yapının korunmasında en etkili amil olmuştur.

Bakınız, petrol denizinin üzerinde yüzen ülkelerin halkları hâlâ fakir. Irak halkına bakın; dünyanın 5. en zengin petrol rezervinin üzerinde yaşıyorlar ama eğitim düzeyine ve hayat standartlarına bakın. Sürekli olarak 'Sen Sünnisin, sen Şiisin, sen Kürtsün veya Arapsın' denilerek ihtilafların savaş ve silahlı çatışma boyutunda canlı tutulması, işte bu siyasetin bir tezahürüdür.

İRAN-KÖRFEZ GERİLİMİ VE BÖLGESEL GÜÇ DENGELERİNİN DEĞİŞİMİ

İran, Körfez ülkelerini hedef alarak Amerikan üslerini bombaladı. Yaşanan son hadiselerden sonra bir değerlendirme yapacak olursak; Körfez ülkeleri Amerika’ya dayanıyorlardı. Ancak son dönemde İran’ın bölgedeki etkinliği ve Amerika’nın bu noktadaki tutumu, Körfez ülkelerinde Amerika’ya karşı bir güven sarsılmasına yol açtı mı? Dubai gibi finans merkezlerinin kırılganlığı bir uyanışa vesile olabilir mi?

Lübnan İç Savaşı öncesinde 1975 yılına kadar bölgenin finans merkezi Beyrut’tu. Lübnan iç savaşından (1975-1990) sonra bu merkez Dubai’ye kaydı. Orada "sahte bir cennet" oluşturuldu. Küresel sermayenin aktığı petro-dolar gelirleriyle kurulan bu yapıların fişini çektiğiniz anda hiçbir hükmü kalmaz. Tarihsel perspektiften bakarsak; bugün Körfez’in zengin dediğimiz yerleri, 100 yıl öncesine kadar Arap coğrafyasının en fakir, bedevi bölgeleriydi. Gökdelenler yapıldı ama her şey klimaya ve suni sistemlere bağlı. Elektrik kesildiğinde veya su arıtma tesisleri durduğunda hayat biter.

Buna mukabil İran coğrafyası ile Körfez coğrafyasını kıyaslayalım: İran’ı yıllarca bombalasanız da İranlı bir köylü gider bir akarsu kenarında, bir kulübede birkaç hayvan, nohut, patates ekerek hayatiyetini sürdürebilir. Ama Körfez’de sistem durduğu an, çuvalla paranız olsa dahi yaşayamazsınız. Dolayısıyla oradaki zenginlik doğal bir zemin üzerine kurulu değil. Eğer bu süreç nükleer bir felakete dönüşmeden sulh ile biterse; Körfez sermayesinin bir kısmının İstanbul’a yöneleceğini, Beyrut ve Dubai’den sonra bölgenin muhtemel finans merkezinin İstanbul olacağını tahmin ediyorum. Türkiye’nin bölgesel bir aktör olarak İsrail’e karşı konumunun çok daha güçleneceği, Suriye’deki rejim değişikliğinden sonra daha net görülmektedir.

ABD’in Körfez ülkelerine milyar dolarlar karşılığında verdiği silahlar ve sağladığı güvenlik garantisinin İsrail’e karşı işlevsiz olduğu biliniyordu. ABD-İsrail ikilisinin İran’a saldırması neticesinde İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini ve kritik tesisleri füzelerle vurması karşısında da koruma sağlayamadığı görüldü. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri savunma konusunda yeni arayışlara girmesi muhtemeldir. Çin ve Rusya ile birlikte Türkiye bu konuda alternatif savunma sistemi sunabilecek güçlerdir.

İİT VE ARAP BİRLİĞİ’NİN ETKİSİZLİĞİ VE KURUMSAL SORUNLAR

İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği gibi yapılar bugün neden etkisiz?

Bu yapıların kuruluş felsefeleri ve iradeleri maalesef ipoteklidir. İslam İşbirliği Teşkilatı, 1967’deki Mescid-i Aksa yangınından sonra Suudi Kral Faysal’ın (1964-1975) büyük gayretleriyle kurulmuştu. Kral Faysal, petrolü bir silah olarak kullanıp birliği sağlamaya çalışan vizyoner bir liderdi ancak 1975’te bir suikastla ortadan kaldırılınca bu proje sahipsiz kaldı. Bugün 57 üye ülkenin her birinin kendi ajandası ve "milli çıkarları" olduğu için bir arpa boyu yol alınamıyor.

Arap Birliği’nin fikir babası ise bizzat İngilizlerdir. Amaç, Arapların ümmet şuuruna sahip olmasını engellemek ve yerine seküler bir Arap milliyetçiliğini ikame etmekti. Türkiye’deki Kemalizm ideolojisi neyse, Arap coğrafyasındaki Baas ideolojisi de aynı merkezler tarafından dayatılmıştır. Biri Türkçülük üzerinden İslam’dan arındırılmış bir kimlik, diğeri Arapçılık üzerinden benzer bir yapı inşa etmeye çalıştı. Bu sınırları çizen irade, araya mutlaka bir "nifak" tohumu ekmiştir. Mesela Kuveyt ile Irak arasına kasıtlı olarak tartışmalı bir petrol bölgesi bırakılmıştır ki ileride savaş çıksın. Erbakan Hocamızın D-8 projesi bu yüzden küresel sistem için büyük bir tehditti ve 28 Şubat süreciyle bu proje akamete uğratıldı.

İSLAM BİRLİĞİ İDEALİ VE TÜRKİYE’NİN LİDERLİK ŞARTLARI

Sizce İslam Birliği ideali bir hayal mi, yoksa somut bir karşılığı var mı? Bu birliğin oluşması için hangi şartlar gereklidir?

Bizler öğrenciyken bu konuda ateşli konuşmalar yapardık ancak zamanla şunu gördük: Devletlerin bağımsızlığı sadece harita üzerinde sınır çizmekle olmuyor. Churchill’in 1946’da ülke olan Ürdün haritasını nasıl çizdiğinin hikayesi buna iyi bir örnektir. Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya karşı İngilizlerle işbirliği yaparken kendisine "Yemen’den Toroslara kadar uzanan büyük Arabistan" vaat edilmişti. Fakat savaş bittiğinde elindeki Mekke Emirliği bile gitti. Oğullarını Suriye ve Irak’ta kral yaptılar ama oralardan da kovuldular. Sonunda "Al sana devlet" diyerek, biraz Irak’tan biraz Arabistan’dan toprak koparıp başkenti Amman olan Ürdün’ü kurdular. Kağıt üzerinde devletler var ama iradeleri yok.

Gerçek bir devlet ve birlik olabilmek için üç temel şart vardır:

  1. Siyasi iradenin tamamen kendinizde olması ve halkla devletin barışık olması.
  2. Silahını kendisi üretebilecek seviyede güçlü bir orduya (bugün İHA-SİHA teknolojisi bunun örneğidir) sahip olmak.
  3. Bağımsız ve güçlü bir ekonomi.

Hadid suresi 25. ayetinde "Demire (teknolojiye/silaha) hükmeden adaleti tevzi eder" mesajı verilir. Demir bugün teknolojidir. Bilgi ve silah kimin elindeyse teraziyi o tutar. Bugün adaleti/teraziyi Trump’ın tutma sebebi bu güçtür. Eğer dünyada hakkı tevzi etmek istiyorsanız, silaha ve bilime siz hakim olacaksınız. Biz yüzyıllarca Haçlı seferlerine ve Moğollara karşı İslam’ın sancaktarlığını yaptık. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in toplarından bugünkü İHA-SİHA teknolojisine kadar geçen sürede maalesef dünyada öncü olacak çok az silah geliştirebildik.

Askeri teknolojide rakibinizden birkaç adım önde değilseniz, adalet terazisini elinize alamazsınız. Katar veya Kuveyt milyar dolarlık silah alıyorlar ama o silahlar kendi teknolojileri değil. Yarın bir kriz anında, o silahı üreten merkez bir çipe basarak o uçakları hangarında birer demir yığınına dönüştürebilir. Teknolojiyi kendiniz üretmeden dünya liderliğinden söz edemezsiniz.

Askeri, ekonomik ve siyasi güç birleştiğinde zaten diğerleri etrafınızda kenetlenir. İslam Birliği doğal yollarla böyle oluşur. Masa başında yapılan anlaşmalar, o liderleri koltukta tutan küresel güçlerin müdahalesiyle bir anda bozulabilir. Bir lokomotif olması gerekir ki vagonlar arkasına dizilsin. O lokomotif Osmanlı’ydı; tespihin imamesi koptuğu için vagonlar dağıldı.

Biz Cumhuriyet döneminde saltanat ve hilafeti "köhnemiş kurumlar" olarak gördük ama bugün İngiltere’ye hâlâ "Birleşik Krallık" diyoruz ve dünyanın dört bir yanında bu krallığa bağlı topraklar var. Avrupa’da denizaşırı toprakları olan 12 ülkede krallık halen mevcut. Biz ise kendi sınırlarımıza hapsolduk. Oysa Türkiye’nin gönül coğrafyası Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar uzanır ve bu coğrafyanın yegâne ortak paydası İstanbul’dur.

İslam coğrafyasındaki değişimlerin "halk tabanlı" bir uyanışla gerçekleşmesi mümkün müdür?

Türk ve İslam tarihinde değişimler genellikle yukarıdan aşağıya olmuştur. Mete Han’dan bu yana, Satuk Buğra Han’ın İslam’ı kabulünden Cumhuriyet devrimlerine kadar hep bir devlet iradesi söz konusu olmuştur. Halk her zaman bu değişime eklemlenmiştir. Bunun tek istisnası 1979 İran Devrimi’dir. Küresel sistem bunu bildiği için hep "tepe noktaları" ele geçirmeye çalışır. FETÖ benzeri yapılar veya Irak’taki Kesnezani hareketi gibi oluşumlar, içeriden kaleyi düşürmek için kullanılır. Bu yüzden "iç cepheyi sağlam tutmak" hayati önemdedir.

Geleceğin dünyasında nasıl bir güçler dengesi ve nasıl bir "İslam Birliği" öngörüyorsunuz?

Benim şahsi kanaatim; geleceğin dünyasında tek bir süper gücün hüküm sürdüğü değil, bölgesel güçlerin merkezde olduğu çok kutuplu bir yapıya gidiyoruz. Türkiye bu yeni dünyada başat bir aktör olacaktır. Ancak bu birlik; İstanbul merkezli, askeri ve ekonomik güce dayalı bir birlik olacaktır. Gücünüz yoksa kimse size itaat etmez/tabi olmaz.

Arap coğrafyasındaki entelektüellerle yaptığım görüşmelerde şunu gördüm: "Bizim geleneğimizde bir hamiye ihtiyaç vardır. Eğer Türkiye, Amerika’ya denk bir güç olursa biz hemen sizin yanınızda saf tutarız" diyorlar. Yani entelektüel söylemler ne kadar güzel olursa olsun, arkasında askeri ve ekonomik güç yoksa başarılı olma şansı sıfırdır.

ABD–ÇİN REKABETİNDE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KONUMU VE YENİ FIRSATLAR

Amerika ve Çin arasındaki rekabette Türkiye’nin konumu ne olacaktır? Bu rekabet Türkiye’ye ne gibi imkânlar sunuyor?

Küresel sermaye ucuz iş gücü için 80’li yıllarda Çin’e yöneldi. Ancak 2022’den itibaren Çin nüfusu hızlı bir şekilde azalmaya başladı. Küresel Yahudi sermayesi şimdi rotasını Hindistan’a çevirdi. "Hindutva" denilen Hint milliyetçiliği ile Siyonizm şu an ikiz kardeş gibi hareket ediyor. Geleceğin dünyasında Çin kadar Hindistan’ı ve Müslümanlar üzerindeki baskılarını konuşacağız.

Türkiye, bu devasa güçler arasında stratejik bir denge unsuru, yani "terazi belirleyici" bir güçtür. ABD,  yakın gelecekte yaşanması muhtemel Çin ile olan mücadelesinde Türkiye’yi karşısında değil, yanında görmek isteyecektir. Bu yüzden Türkiye’ye karşı yıllarca desteklediği terör örgütlerini (YPG gibi) bir çırpıda harcayabilirler. Türkiye bu süreci zamana oynayarak, savunma sanayisini ve iç kalelerini tahkim ederek geçirmelidir. Biz güçlü olduğumuzda, birlik zaten doğal bir halka gibi etrafımızda oluşacaktır.

Son mesajlarınız ne olur hocam?

Anadolu hakikaten Anadolu’dur, yani Anadolu, İslam ümmetinin yeniden ayağa kalkış merkezidir. Müslümanların birliği için Anadolu’nun ekonomik olarak kimseye el açmayan, siyasi olarak bütünlüğünü sağlamış ve kendi silahını üreten bir güç olması şarttır. Bu üç şart birleştiğinde su akıp yatağını bulacak, özlediğimiz vahdet gerçekleşecektir. Tarihi müktesebat, askeri güç ve nüfus cesameti/büyüklüğü bakımından bu liderliği göğüsleyecek yegâne ülke Türkiye’dir.

Kıymetli fikir ve değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederiz muhterem hocam.

Ben de teşekkür ederim.

Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484

İslam ve İhsan

KIYAMET SENARYOSU: ORTADOĞU’DA TEO-POLİTİK HESAPLAŞMA

Kıyamet Senaryosu: Ortadoğu’da Teo-Politik Hesaplaşma

ULUSLARARASI DÜZEN DAĞILIRKEN: YENİ DÜNYA DÜZENİNDE TÜRKİYE EKSENİ

Uluslararası Düzen Dağılırken: Yeni Dünya Düzeninde Türkiye Ekseni

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle