Kişinin Kınadığı Şey Mutlaka Başına Gelir mi ve Tevbe Etmek Bu Sonucu Değiştirir mi?
Kişinin kınadığı mutlaka başına gelir mi? Tevbe etmek sonucu değiştirir mi? Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Bir kimseyi, bir Müslümanı kınayan bir kimse, kınadığı şeyle imtihan olmadan ölmezmiş; bu mealde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir hadisi vardır. Tabii buradan hareketle Müslümanlar, birini kınadıklarında, tenkit ettiklerinde aynı şeyin kendi başına gelebileceğinden de endişe ediyor. Bu güzel bir şey. Kınama eylemi, bir Müslümana yakışmayan bir şeydir. Evet, biz günaha tepkimizi gösteririz; ama bu tepkiyi günahkâra taşırmamak gerekiyor. Bu ne demek? Yani bir Müslüman düşünün; uyuşturucu kullanıyor. Kendi de yaptığı bu işten memnun değil. Bu yaptığı işin yanlış olduğunu, bir Müslümana yakışmadığını, bundan kurtulması gerektiğini ona elimizden geldiği kadarıyla güzelce anlatmaya çalışırız. Bu noktada ona ne tür bir faydamız dokunacaksa elimizden geldiği kadar o faydayı yapmaya çalışırız. Ama “pis, uyuşturucu kullanan” türünden, onun şahsına yönelik hakaret etmek gibi bir davranışın içerisine girmeyiz.
Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında alkol müptelası bir sahabi vardır. Sahabi olup da alkol içen olabilir mi? Olabilir. Yani sahabi olup da günah işleyen var mı? Var. Nitekim hadis kitaplarında bunlarla ilgili birçok mesele zikredilmektedir. Bizim sahabe ile ilgili kanaatimiz; Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin güzel bir eseri vardır bu noktada: “Sahabe-i Kiram Efendilerimiz Hakkında Nezih İtikadımız.” Temiz inancımız, düşüncemiz… Kitabın serlevhası, unvanı, başlığı bile muhtevasını ifade ediyor. Biz sahabe olan, sahabe olduğu belli olan bütün sahabe-i kiram efendilerimizi baş tacı ederiz. Dolayısıyla sahabe-i kiram arasında vuku bulmuş olaylardan dolayı taraf tutarak, “Ben şu sahabeyi sevemiyorum.” demek doğru değildir. Sen kimsin, sevsen ne olur, sevmesen ne olur? Bakalım o seni seviyor mu, bakalım Müslümanlar seni seviyor mu? Bizim Müslümanları sevme mecburiyetimiz var; sahabe efendilerimizi haydi haydi sevme mecburiyetimiz var. Onların isimlerini andığımızda “radıyallahu teâlâ anh” deme mecburiyetimiz var.
Günah işleyenler olmuş mudur?
Şimdi bu saygınlıklarına rağmen sahabe-i kiram efendilerimizin içinde birtakım günah işleyenler olmuş mudur? Olmuştur. İçki içen olmuştur, zina eden olmuştur, hırsızlık yapan olmuştur. Bunların cezaları onlara uygulanmıştır. Böylelikle ümmet-i Muhammed’in kalanlarına da bir örnek teşkil etmiştir. Bu durumlardan birinde, yine sahabe efendilerimizden bir tanesi alkol müptelasıdır; kendi de durumdan memnun değildir ama kendine de mani olamıyordur. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cezasını uygularken, sahabe efendilerimizden bir tanesi kötü bir söz söylüyor. Bunun üzerine Hazreti Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mani oluyor ve buyuruyor ki: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın.” (Buhârî, Hudûd, 4)
Yani siz onu ötekileştirirseniz, marjinalleştirirseniz, bir kenara atarsanız, iterseniz o zaman şeytanın kucağına düşer. Bu yönüyle bir Müslüman hata işler mi? İşler. Hata işledi diye bir Müslümanı dışlamak, onu terk etmek, yalnızlaştırmak, onu cemaatten afaroz etmek gibi bir yanlışın içerisine düşmek olmaz. Ama yanlış yapan bir Müslümanı ikaz etmek, uyarmak, “Yaptığın bu iş doğru değildir.” diye ona yaptığının yanlış olduğunu hatırlatmak ve nehy-i ani’l-münker, yani kötü işten vazgeçirmeye çalışma eylemi mutlaka olmalıdır.
Suçu Kötülemek, Suçtan Kişiyi Caydırmaya Çalışmakla; Suçluya Kötü Muamele Edip Onu Daha Çok Suça İtmek Arasında Fark Vardır
Burada suçu kötülemek, suçtan kişiyi caydırmaya çalışmakla; suçluya kötü muamele edip onu daha çok suça itmek arasında fark vardır. Onun yerine “Sen yapabilirsin, sen başarabilirsin, bu dertten kurtulabilirsin, sende bu irade var, sakın kendini kaybetme, sakın şeytana teslim olma, ben günahkârım Allah beni affetmez diye bir düşünceye girme.” demelidir.
Mesela şimdi bakıyorsunuz; insanoğlu, Cenâb-ı Allah tarafından zayıf yaratılmıştır. Birinin bir imtihanı vardır; çocuğu namaz kılmıyordur. Senin çocuğun namaz kılıyordur. Böyle içten içe “Bak, hoca efendinin de çocuğu namaz kılmıyor.” türünden iğneli sözler söylemek doğru değildir. Halbuki senin çocuğun namaz kılıyorsa bu senin faziletin olabilir; ama nihayetinde bu, Cenâb-ı Allah’ın takdiriyle olmuş bir durumdur.
Nitekim peygamberlerden çocuklarıyla aynı dünyayı paylaşmayanlar vardır. Lut Aleyhisselam bir kötülükle mücadele ederken eşi o kötülüğü yapanlarla birlikte olmuştur. Yine Nuh Aleyhisselam oğluna söz geçirememiştir. Dolayısıyla insanın kendi elinde değildir çoluğuna çocuğuna hâkim olmak.
Bandırma’da Tatlıcı Ali Efendi adlı bir zatın şu sözü de bunu güzel ifade eder: İnsanlar dışarıdan bakar, farklı düşünürler; halbuki bir evde nice farklı dünyalar vardır. Adamın dünyası farklıdır, hanımının farklıdır, gelinin farklıdır, damadının farklıdır, oğlunun farklıdır, kızının farklıdır. Dışarıdan bakarak hüküm vermek doğru değildir.
Bunun yerine, bir Müslümanın sıkıntısına ortak olmak, onun derdiyle dertlenmek gerekir. “Benim de başıma gelebilirdi.” diye düşünmek gerekir. Böyle samimi bir duygu, Cenâb-ı Allah’ın korumasına vesile olur.
Bir Müslüman, bir başka Müslümanın kötü durumunu gördüğünde üzülmeli, onu o günahtan kurtarmak için elinden gelen gayreti göstermelidir. Aksi hâlde, onu aşağılayan sözler kullanmak doğru değildir. Bu, gayretullaha dokunur ve insanı aynı imtihanla karşı karşıya bırakabilir.
Eğer kişi samimi bir tövbe etmişse, Cenâb-ı Allah o günahı siler. Samimi tövbe, günahı hiç işlenmemiş hâle getirir. Ancak tövbe lafta kalırsa, kişi bunun karşılığını görür.
Bir Müslümanın, başka bir Müslümanın hayrına sevinmesi ve şerrine üzülmesi büyük bir fazilettir. Bir kardeşinin hayrına sevinirse, kendisi yapmış gibi sevap alır. Onun sıkıntısına üzülüp dua ederse, Cenâb-ı Allah onu benzer sıkıntılardan muhafaza eder.
Bu sebeple ümmet-i Muhammed’in başına gelen güzelliklere sevinmek, kötülüklere üzülmek suretiyle Müslüman kendini muhafaza etmelidir.












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!