İşyerinde İstemeden Zarara Yol Açtım, İslam'a Göre Zararı Ödemem Gerekir mi?
İşyerinde istemeden zarara yol açtım, İslam'a göre zararı ödemem gerekir mi? Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
İslam hukukunda iki türlü işçi anlayışı vardır. Birincisi, 'ecir-i müşterek' dediğimiz terziler, tamirciler gibi herkese hizmet veren kimselerdir. Bunlar, yaptıkları zararların sorumluluğunu taşırlar. Şöyle ki; siz terziye bir pantolon, şalvar veya gömlek dikin diye sipariş verdiniz. O da kumaşınızı çıkardı, ölçünüzü aldı ve 'üç-beş gün sonra gelip teslim alırsın' dedi. Eğer kumaşı yanlış keserse, bu onun adına yazılan bir zarardır; ister kasıtlı olsun, ister kasıtsız, ister isteyerek, ister istemeden, isterse de mücbir bir sebeple olsun durum değişmez. Örneğin, terzi gömleğin kumaşını kesti ve dikmeye başladı, o arada bir yangın çıktı ve o gömlek yandı. Terzi, 'Ben bunu senin için ayırmış ve kesmiştim, dolayısıyla sen bunu tazmin edeceksin' diye bir iddiayla ortaya çıkamaz. Burada çalışan kimse kendi namına çalıştığı için, yani herkese bir hizmet ürettiği için bu sorumluluk kendisine aittir.
İşyerinde İstemeden Zarara Yol Açtım, İslam'a Göre Zararı Ödemem Gerekir mi?
Ancak bir fabrikada çalışan işçi, eve çağırdığınız boyacı, yemek yapması için tuttuğunuz aşçı veya ekmeğinizi pişirmek üzere evinizde hizmet veren ekmekçi gibi kimseler, eğer ekmeği yakarlarsa, ayarını tutturamazlarsa veya bir iş yaparken bir şeyi kırarlarsa; bu tür zararlar işverene yazılan zararlardır. Çünkü burada çalışan kimseler 'emin' dediğimiz güvenilir kimselerdir ve emanet kavramı çerçevesinde alet edevatı veya malzemeyi kullanıyorlardır. Dolayısıyla emanet kavramı üzerinden hareketle, kasıtlı olmaksızın oluşan zararlarda sorumluluk işverene aittir. Tabii kasıt kavramı bazen mutlak kasıt veya kasta yakın bir davranış olarak değerlendirilir. Örneğin, adamın iş akdinde tanımı olmayan bir işi yapmaya kalkışmışsa; söz gelimi bir camcıda çırak getir-götür işlerini yapıyorken 'Ben artık yetiştim, bu camı da keserim' deyip kendisine yetki verilmediği halde camı kesmeye kalkar ve kırarsa, burada sorumlu olur. Çünkü burada bilinçli bir hata söz konusudur. Çırak bunu 'camı kırayım' niyetiyle yapmamıştır ama liyakati ve ehliyeti olmadığı için belli ki o cam kırılacaktır.
Emanetin tazmini olmaz denir, ancak emanetin kişi tarafından sanki kendi malıymış gibi korunması gerekir. Bir adam 10 yaşındaki çocuğuna kendi arabasını vermez; verse bile yanında oturur ve ona göre bir araç tercih eder. Birinin emanet aracıyla evladına araç kullanma işini öğretmez. Yine çırak nasıl usta olacak? Elbette kesecek, edecek ama bunun aşaması önce ustanın yanında gözleriyle bu mahareti kavramak, sonra ustasının gösterdiği şekilde çalışmak ve genelde artık olan camlar üzerinden bu işi götürmektir. Eğer bu kardeşimiz iş tanımı içerisinde olan, sürekli yapageldiği bir işi yaparken hata sonucu (örneğin 50 tane cam taşımış ama birinde ipi yanlış bağladığı için cam kırılmış) zarar verirse, bu kasıtlı bir hata olmadığı için işveren bu zararı yüklenmek durumundadır. İşverenin 'zarardan, ziyandan ben sorumlu değilim' diye bir tavır takınması doğru olmaz. Eğer zarardan sorumlu olmak istemiyorsa, o zaman 'gel benim dükkanımda elemanım olarak çalış' değil, 'parça başına sana şu kadar ödeyeyim, sen kendi işinde bana hizmet üret, sat' şeklinde bir sözleşmeye olayı evirmesi gerekir.
Mesela bir kurumda sabahtan akşama kadar direksiyon sallayan şoförler vardır. Bazen hız yapmaları gerekir, havaalanına birini yetiştireceklerdir ve netice itibariyle bazı cezalar tereddüt eder. İşveren kendilerine 'arkadaşlar tabakhaneye mal yetiştirmiyoruz, uçak kaçarsa kaçsın, otobüs giderse gitsin, siz hız limitlerine dikkat edin' diye tembih ettiği halde, eğer çalışan 'aman ben yetiştiririm, sen canını sıkma' türünden bir kabadayılıkla kural ihlali yapmışsa, burada sorumluluk kendilerine ait olur. Ama düz yolda giderken biri gelip çarparsa, bu gibi durumlarda kalkıp da kişinin iradesi haricinde gelmiş olan zarar ve ziyanı 'emin' olarak tasavvur ettiğimiz kimselere ödettirilmesi doğru olmaz, hakkaniyete girer. İster işçi olsun ister işveren, karşılıklı hak-hukuk çerçevesinde davranmaları gerekir. Eğer ihtilafa medar olabilecek bir durum varsa sorarak çözmeleri gerekir. Bu tür şeylerde piyasanın, yani o işin adet, gelenek ve göreneği bir hakem rolü görür. Onun için 'el-âdetü muhakkemetün' (Âdet muhakkemedir" - Mecelle, Madde 36) demişlerdir. Yani o iş kolunda bu işler nasıl oluyorsa, bu gibi durumlarda o geleneğe ve göreneğe müracaat edilir.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!