İslam’ın Garipleri: Dün ve Bugün Mümin Olmak
“İslam garip başladı” hadisi ışığında ilk Müslümanların yaşadığı yalnızlık, fedakârlık ve günümüz garip müminlerinin iman mücadelesi anlatılıyor.
İslam’ın tarih sahnesine çıkışını düşündüğümüzde Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in önderliğinde, cahiliyenin karanlığına meydan okuyan; Allah'ın birliğini haykıran bir avuç müminin cahiliye kalabalığı içindeki yalnızlığı ve ötekileştirilmesi canlanır zihnimizde. En yakınları tarafından reddedilmiş Mus’ab b. Umeyr gibi gençler, kimsesiz olduğu için eziyete maruz kalmış Bilal Habeşî, Ammar ve Yasir gibi fakir ve köleler gözümüzün önünde belirir.
Yüce Kitabımızın ifadesiyle “gözlerin yerinden kaydığı” ve “yüreklerin ağızlara geldiği”[1] çetin imtihanlı günlerdir o günler. Müslümanım diyenlerin canıyla, ailesiyle, çoluk çocuğu ile malı ile imtihana çekildiği vakitlerdir. “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”[2] ayeti bu zor dönemin açık bir tecellisidir.
Efendimiz (s.a.v.) bu ilk zamanı ve kıyamete kadar devam edecek olan bu duruşu şu veciz hadisi ile bizlere miras bırakmıştır:
“İslam garip başladı ve başladığı gibi yine garip olarak dönecektir. Ne mutlu o gariplere.”[3]
İSLAM’IN İLK GARİPLERİ VE BÜYÜK İMTİHAN
Peygamberimiz (s.a.v.)'in müjdesiyle tanıştığımız bu gariplerin en parlak örnekleri, İslam’ın doğuşuna şahitlik eden ilk müminlerdir. Onlar, en sevdiklerinin dahi karşısına dikildiği, her an canlarının ve mallarının tehdit altında olduğu bir ortamda, yalnızca “Allah bir” demek için tüm dünyevi bağlarından vazgeçmişlerdi.
Hz. Ebû Bekir’in İman Uğruna Katlandığı İşkence
Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi bir Mekke’li tüccar, Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.)’e yapılan hakaret ve işkencelere dayanamayarak bu duruma engel olmak istediğinde tanınmaz hale gelinceye kadar dövülmüştü. Baygın halde evine taşındıktan sonra kendine geldiğinde ağzından dökülen cümleler: “Resûlullah nasıl, onun hali nasıldır?” olmuştu.
Önce kendi halini düşünmesi gerektiğini söyleyen ailesine “Vallahi onu görmeden bir şey yiyip içemem!” diye ısrar eden Hz. Ebû Bekir (r.a.), ancak Habib-i Kibriya Efendimizi görünce teselli bulabilmişti.[4] O gün Mekke’nin sokakları, inancından dolayı işkence görenlerin, alay edilenlerin ve dışlananların hikâyeleriyle doluydu.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi itibarlı bir şahsiyetin böylesine ağır işkencelere maruz kalması, dönemin zulmünü gözler önüne sererken; köle, cariye ve kimsesizlerin çektiği çileler ise çok daha yakıcı olmuştur. Nitekim İslâm’ın ilk günlerinde Habbâb b. Eret, kızgın kumların üzerine yatırılıp sırtına kor ateşler basılmış; vücudundaki deriler kömür gibi yanmıştı. Bilâl-i Habeşî, efendisi Ümeyye b. Halef tarafından Mekke’nin en sıcak günlerinde kızgın taşların altına bırakılmış, “Allah birdir, Allah birdir” nidasından vazgeçmemişti.
Yasir Ailesi ve Zinnîre Hatun’un İmtihanı
Yasir ve Sümeyye (r.anhümâ) ailesi, sadece iman ettikleri için işkencelere maruz kalmış, Yâsir (r.a.) İslâm’ın ilk şehidi, Sümeyye validemiz de İslâm’ın ilk şehidesi olma şerefine ermişti. Zinnîre Hatun ise imanından vazgeçmesi için gözlerine işkence yapılmış, görme kabiliyetini kaybetmiş; ama Allah’a olan sadakati sayesinde yeniden görme nimetine kavuşmuştu. Onlar için gariplik, bir tercih değil, imanın doğal bir sonucuydu. En yakınları tarafından terk edilme, en ağır işkencelere maruz kalma ve “İslâm'ı seçmekle yanlış yaptın” diyen binlerce sese karşı dimdik ayakta durma cesaretiydi.Formun ÜstüFormun Altı
Bu ağır imtihan, yalnızca sıradan Müslümanları değil, âlemlerin efendisi olan Hz. Peygamber’i de (s.a.v.) kuşatmıştı. Kendi doğduğu, en çok sevdiği şehir olan Mekke’den ayrılmak zorunda kalışı, O’nun garipliğinin en hüzünlü sahnesidir.
Şehrin dışına çıkarken Mekke’ye dönüp, “Vallahi seni bırakmak istemezdim; fakat kavmim beni buna zorladı” deyişi, bir peygamberin bile kendi vatanında nasıl garip kalabileceğini göstermektedir. O’nun hicreti, sadece coğrafi bir yer değiştirme değil; aynı zamanda manevi bir yalnızlaşma, bir gurbet yolculuğuydu. İlk garipler, işte bu yolun yolcularıydı: Kalabalıkların içinde Allah yolunda tek başına kalmayı göze alan kutlu insanlar…
ÇAĞIMIZIN GARİP MÜMİNLERİ KİMLERDİR?
Hadisin devamında geçen “başladığı gibi yine garip olarak dönecektir” ifadesi, sadece geçmişe değil, aynı zamanda geleceğe ve içinde bulunduğumuz zamana da ışık tutar. Peygamberimiz (s.a.v.) bu sözleriyle, İslam’ın her zaman kalabalıkların ve çoğunluğun dini olmayacağını, bilakis bazı dönemlerde tıpkı ilk başladığı gibi yalnız ve garip kalacağını haber vermiştir. Ancak bu gariplik, bir acizlik veya yenilgi değil, bilakis bir şeref, diriliş ve öze dönüşün alametidir. İşte bu ikinci garipler, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel gibi hadis kaynaklarında farklı lafızlarla açıklanmaktadır.
Bu rivayetler, gariplerin kimler olduğuna dair bizlere net işaretler verir:
“Onlar, insanların bozulduğu bir zamanda benim sünnetimi ihya edenlerdir.”[5]
“Onlar, çok sayıdaki kötü insanlar içinde az sayıda bulunan salih kişilerdir. Onlara isyan edenlerin sayısı, itaat edenlerin sayısından daha fazladır.”[6]
Bu tanımlar, ikinci gariplerin pasif bir şekilde kenarda duranlar olmadığını, aksine toplumun yanlışlarını, ahlaki yozlaşmasını görerek buna karşı duran, Allah’ın ve Resûlü’nün (s.a.v.) yolunu yeniden ihya etmeye çalışan aktif bir müminler topluluğu olduğunu gösterir. Onlar, çoğunluğun kolayına geldiği için terk ettiği ahlakı, ibadetleri ve değerleri yeniden diriltmeye çalışanlardır.
Ahir Zamanda Garip Mümin Olabilmek
Günümüzde, bu garipliğin birçok yansımasını görmek mümkündür. Faiz sistemlerinin, haramın ve zulmün normalleştiği bir çağda, helal ve haram çizgisine sımsıkı sarılan bir tüccar; dedikodunun, yalanın ve gıybetin yaygınlaştığı bir ortamda diline hâkim olan bir Müslüman; ahlaki sınırların kalktığı, israfın ve gösterişin revaçta olduğu bir dünyada, mütevazı ve sade bir yaşamı seçen genç bir nesil…
İşte bunlar, çağımızın garipleridir. Dahası, İslami değerlerin ve sembollerin modernleşme adına dışlandığı bir dönemde, tesettürüne sahip çıkan, namazını camide cemaatle kılmaya özen gösteren veya ilim meclislerinde dini öğrenme gayretinde olan gençler de bu gariplerden sayılır. Onlar, toplumun yozlaştığı, kalabalıkların savrulduğu bir dönemde, “farklı” olmanın, “yalnız” kalmanın bedelini ödeyenlerdir. Zira Allah yolunda sebat etmek, kalabalıklarla birlikte akıp gitmekten her zaman daha zordur.
Rabbimizden niyazımız odur ki, bizleri de çağımızın gariplerinden eylesin. Yanlışların normalleştiği, doğrunun garip sayıldığı bu çetin zamanda, kalbimizi imanla, aklımızı Kur’an ve Sünnet’le aydınlatsın. Bizleri, peygamberlerin, sıddîklerin, şehitlerin ve salihlerin yolundan ayırmasın. Yalnız kalsak dahi, hakkı söylemekten ve doğru yolda yürümekten bizleri alıkoymasın. Âmin.
Dipnotlar:
[1] Ahzâb 33/10.
[2][2] Ankebût 29/2.
[3] Müslim, İman, 232.
[4] İbn Hişâm, Sîre, 371-372.
[5] Tirmîzî, Îman, 13.
[6] Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr, 13/363.
Kaynak: Semih Yolaçan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!