Hz. İsa’nın (a.s.) Hastalık Kıssasından Ne Öğreniyoruz?
Hz. Îsâ’nın (a.s.) hastalık kıssasında şifayı veren Allah’ın kudreti, tevekkül ve sebeplere sarılmanın hikmeti anlatılıyor.
Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm- bir gün hastalanmıştı.
HZ. ÎSÂ’NIN (A.S.) HASTALIK KISSASI: ŞİFAYI VEREN ALLAH’TIR
Bu hâl ile yolda giderken yanından geçtiği bir ot kendisine şöyle seslendi:
“–Ey Îsâ! Ben senin derdine dermânım.”
Îsâ -aleyhisselâm- ona hitâben, Cenâb-ı Hakk’a olan tevekkül ve teslîmiyetini sergileyerek:
“–Dermânı veren, ancak Allah’tır.” dedi ve yoluna devam etti.
Allah Teâlâ, Hazret-i Îsâ’ya şifâ verdi. Fakat aradan bir müddet geçtikten sonra tekrar hastalandı. Bu sefer Îsâ -aleyhisselâm- o otun yanına gitti ve onunla derdine dermân aradı. Lâkin şifâ bulamadı. Allah Teâlâ’ya ilticâ etti. Hak Teâlâ:
“–Hekime git. Onun söylediklerini yerine getir.” buyurdu.
Bu emir üzerine Îsâ -aleyhisselâm- hekime gitti. Fakat hekim de kendisine aynı otu tavsiye etti. Hazret-i Îsâ hayretler içinde kaldı. Sonra o otu kullandı ve bu kez şifâ buldu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk’a şu niyazda bulundu:
“–Yâ Rabbi! Bu karşılaştığım hâdiseler, muhakkak ki boşuna değil! Lâkin ben hikmetini anlayamadım. Bu olanların hikmeti nedir?”
Kendisine şöyle vahyedildi:
“–Ey Îsâ! Önce hasta oldun, Biz sana şifâ verdik ki Biz’im her şeye kâdir olduğumuzu bilesin.
Sonra yine hasta oldun. Şifânı o ottan kılmadık. Bilâkis hastalığını daha da artırdık ki kahrımızı ve heybetimizi bilesin.
Sonra seni hekime gönderdik ki kendi âcizliğini bilesin.
En sonunda o ot ile şifâ verdik ki Biz’im yarattığımız şeyleri hikmetle yarattığımızı, hiçbir şeyi boşuna yaratmadığımızı bilesin.
Şifâ veren Ben’im. Dilersem şifâ veririm. O hekim ve ot, şifâ için ancak birer vesîledir.
Velhâsıl bütün işler Ben’imdir, bunu iyi bil!..”
Hisse:
Kul, sebeplere tevessül etmekle mükelleftir. Fakat alacağı tedbirlerin, ilâhî takdîre muvâfık düşmesi durumunda bir işe yarayacağını, aksi hâlde hiçbir tedbirin, takdîrin önüne geçemeyeceğini unutmamalıdır. Sonsuz kudret sahibi Rabbinin âciz bir kulu olduğunu, hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38) buyurmak sûretiyle, zerreden küreye her şeyin bir hikmetle yaratıldığını beyan buyuruyor. Yani bu kâinatta lüzumsuz ve abes yere yaratılmış hiçbir şey yok. İnsanoğlunun, önüne serilmiş olan bu uçsuz bucaksız hikmet deryasından alması gereken en büyük ders ise, “hiçlik” ve “acziyet”ini idrâk etmektir.
Dolayısıyla kul, Rabbinin kudret ve azameti karşısında dâimâ haddini bilmelidir. Hiçbir nîmet ve muvaffakıyeti nefsine izâfe etmeyip bütün bunların Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu olduğunu unutmamalıdır.
Velhâsıl mü’min, Cenâb-ı Hak ile kalbî irtibâtını kuvvetlendirmeli, başına gelen her şeyin, aslında ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu idrâk etmelidir.
Bu ilâhî imtihanlarda da sebeplere takılıp kalmamalı, sebepten Müsebbib’e, eserden Müessir’e, sanattan Sanatkâr’a kalben intikâl etmeli, her oluştaki murâd-ı ilâhîye dikkat kesilmelidir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!