İstikamet Üzere Olmak Ne Anlama Geliyor?

Bilal Akyol’un Âdem Saraç Hoca ile gerçekleştirdiği röportajda hayat, eğitim, gençlik ve değerler üzerine samimi bir sohbet gerçekleştiriliyor.

Röportaj: Bilal Akyol

İnsanoğlu, içinden geçtiği çağın imtihanlarını daima tarihin en çetin zorlukları zannetme eğilimindedir. Bugün de inançlarımızı, ahlâkımızı ve istikametimizi sarsmaya çalışan sert rüzgârların her yönden estiği, modern hayatın getirdiği krizlerin ruhumuzu daralttığı bir dönemden geçiyoruz. Kırk yılı aşkın süredir Siyer-i Nebî ve Sahâbe hayatı üzerine çalışmalar yapan Âdem Saraç Hocamızla, sırat-ı müstakim üzere sabit kadem olmayı konuştuk…

SIRÂT-I MUSTAKÎM ÜZERE OLMAK NE ANLAMA GELİYOR?

Kıymetli Hocam, bir müslümanın ayağını kaydıracak sert rüzgârların her yönden estiği bir çağdayız. Rabbimiz’in, bizden istememizi emrettiği ve bizim de günde kırk defa niyâz ettiğimiz sırât-ı mustakîm üzere olmak, tam olarak ne anlama geliyor? Rabbimiz’in bizden murad ettiği “istikâmet sahibi mü’min” profili nasıldır?

Bismillahirrahmânirrahîm. Bizleri Müslüman olarak yaratan, Peygamber ve Sahâbe sevgisiyle donatan Rabbimiz’e hamd olsun. Ümmeti olmakla şereflendiğimiz Peygamberimiz Efendimiz’e, Âl ve Ashâbı’na ve o nûrlu yolun bütün yolcularına salât ve selâm olsun. Şahsınız vesîlesiyle bütün okurlarımızı de muhabbetle selâmlayarak söze başlayalım inşallah.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekecek; böyle şiddetli bir rüzgâr, ilk defa bu asırda esmiyor. Böyle bir olumsuzlukla ilk defa biz karşılaşmıyoruz. En son da biz olmayacağız. Korkunç rüzgârlar her zaman esmiştir, esiyor, esecektir. Ama bu durum, bize aslâ bir bahane olmamalı. Aksine daha da güçlü kılmalı. Daha plânlı, daha programlı ve daha disiplinli çalışmalar yapmalıyız. Ne kadar sağlam ve güçlü durursak, sadece ayakları değil, gönülleri de kaydırıp uçuran bu rüzgârların önünde, çelik gibi dururuz. Kökümüz, dayanağımız, kaynağımız ve örneğimiz yolunda olursak, işte o zaman “dosdoğru yolda” olmuş oluruz.

Sırât-ı Mustakîm üzere olmak, en temelde bu anlama geliyor. Ama burada özellikle dikkatten kaçmaması gereken, ince bir ayrıntı var. Yüce Allah celle celâluh, bize “sırât-ı mustakîm üzere” olmamızı emrettiği gibi, O’nun râzı olduğu sırât-ı mustakîm üzere olmak için, elimizden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra, yine O’na yönelip, duâ ve niyazla bunu O’ndan istememizi de emrediyor. “Bizi sırât-ı mustakîm’e (dosdoğru yola) ilet (hidâyet eyle).” Yani hem fiili gayret etmek ve hem de duâ ile Allah’tan yardım dilemek! Büyüklerimiz “isteyene verirler” demişler. Öncelikle, istemek için yüzümüz olacak. Ayrıca istediğimizde, bize verilecek bir kıvamda da olacağız. Yoksa sadece sözcüklerle istemek yetmez malum.

Çalışma ve duâlarımız iç içe olacak. “Bizleri, hedefe ulaştırıcı doğru yolu tanımaya ve bu yolu tanıdıktan sonra, onun sebatlı izleyicisi olmaya, ondan hiç ayrılmamaya muvaffak eyle.” Çünkü doğru yolu tanımak ve bu yolun kararlı izleyicisi olmak, bunların her ikisi de Allah’ın hidâyetinin, gözetiminin ve rahmetinin ürünü olmakla birlikte, her konuda olduğu gibi, bu konuda da Allah’a yönelmek, yardım kaynağının yalnız Allah olduğu inancının, tabii bir sonucudur. Mü’min kulun, hakkında Allah’tan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey budur. Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem dünya ve hem de âhiret mutluluğunun garantisidir.

Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bu Sûre-i Şerîfe, namazların her rekâtında okunmak üzere emredilmiş, onsuz kılınacak namazın kabul olunmayacağı da vurgulanmıştır. Yani ibâdette istikamet sahibi olmak gerektiği gibi, bütün hayatımızda da yine istikamet sahibi olmamız emredilmiştir.

Rabbimiz’in bizden istediği, daha doğrusu emrettiği istikamet sahibi olmak, hayatımızın her yönünü O’nun rızâsı istikametinde yaşamamız demektir. Bu da sabır ve sebat gerektirir. İstikamet ya da doğruluk sadece belli şeyleri bilmek değildir. Asıl olan olmaktır. Gönül ehli şâirimizin dediği gibi:

Bilmek olmak değildir

Olmaya bak olmaya.

SABIR VE SEBAT ARASINDAKİ FARK NEDİR?

İfade buyurduğunuz üzere, istikamet üzere yaşamak elbette sabır ve sebat gerektiriyor. Biz günlük hayatta bu iki kelimeyi bazen aynı anlamda kullanıyoruz. Bu iki kavram arasında nasıl bir fark var?

Farklı kelimeler olsa da sabır ve sebat, aslında birbirinden çok da bağımsız değildir. Bu yüzden genellikle “sabır ve sebat” diye birlikte kullanılır.

Sabır “üzüntü, başa gelen sıkıntı ve belâlar karşısında direnç gösterme; olumsuzlukları olumlu kılmak için gösterilen metanet” anlamlarına gelirken, sebat ise, “bir işi veya kararı yılmadan, bıkkınlık göstermeden, sonuna kadar sürdürme, sözünden veya kararından dönmeme” anlamına gelir. Görüldüğü gibi bu kavramlar hem birbirini açıyor ve hem de tamamlıyor.

Ve yine sabrın; “nefsi telâştan, dili şikâyetten, organları çirkin davranışlardan koruma, nimet hâliyle mihnet hâli arasında fark gözetmeyip, her iki durumda sükûnetini muhafaza etme, Allah’tan başkasına şikâyette bulunmama” şeklindeki tarifleri de çok meşhurdur. Aynı zamanda “dîn duygusunun nefsânî arzu ve tutkuların baskısına karşı direnç göstermesi” diye de tanımlanmıştır.

Ve yine sebât; sözde durmak, ahde vefa etmek, kararlı olmak, yerinde durmak, sâbit olmak anlamlarında kullanılır. Yani verilen bir kararın arkasında sağlam durmak, zorluklar karşısında pes etmeyip sabırla devam etmek, ahde vefa göstermek ve verilen sözü tutmak da sebat çerçeveli tanımlardandır.

Sabır ve sebât üzerine çokça tanımlar olduğu gibi, Ayet ve Hadîs başta olmak üzere çok da örnekler vardır. Biz burada, genelde herkesin bileceği iki örnek verelim…

“Sabır (sebat) ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin. Ve hiç şüphesiz ki bunlar, Allah’a huşû’ ile boyun eğenlerden (O’na gönülden bağlı olanlardan) başkasına ağır gelir.” (Bakara 2/45)

“Ey îmân eden mü’minler! (Her türlü zorluğa karşı) sabır ve sebat edin (sabır ve sebat yarışına girin ve sabırda düşmanlarınıza) üstün gelin, murabıt olun (sınırlarda nöbet tutun, cihâd için her zaman düşmana karşı hazırlıklı olun), Allah’a karşı gelmekten sakının (ittikâ edip takvâ sahibi olun) ki, (gerçek) kurtuluşa erebilesiniz.” (Âl-i İmrân, 3/200)

Sabır ve sebat üzerine âyet-i kerîmeler çoktur malum. Aynı şekilde hadîs-i şerîfler de çoktur. Yine çok bilinen iki örnek verelim…

“Sabr, bir ziyâdır (ışıktır, nûrdur).” (Müslim, Tahâret 1/1)

“Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, kullukta sabır, günâh işlememekte sabır…” (Suyûtî, ed-Dibâc, c. 2, s. 42; Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, c. 2, s. 416)

Görüldüğü gibi sabır ve sebat, sadece malumat değil, hayatımızın tamamını kapsayan bir hayat biçimidir.

MÜSLÜMAN HAYATINDA SEBAT ETMEK NEYİ GEREKTİRİR?

Modern hayatın ve teknolojik imkânların getirdiği hayat tarzı, günümüz insanında en ufak bir imtihânda bile hemen şikâyet eden, sızlanan ve çabuk pes eden bir psikoloji doğuruyor. Bu şikâyetçi rûh hâlimizi göz önüne alırsak, Rabbimiz bizden hayatın içinde, kulluğumuzda ve ahlâkımızda tam olarak hangi konularda sebat göstermemizi istiyor?

Sebat göstermenin bir diğer ve en kısa anlamı da her ne ile karşı karşıya gelirsek gelelim, İslâm üzere net ve sağlam durmak demektir. Sabrın çokça çeşitleri olduğu gibi, sebatın da çeşitleri vardır. Büyüklerimiz bunu bir bütün olarak “sabit kadem” şeklinde ifade ederler malum. Yani her ne olursa olsun, Müslüman duruşu sergilemek demektir bu.

Sebatın daha net anlaşılması için, ona en yakın kavram olan istikrâr üzerinden gidelim. “İstikrâr sahibi olmak” şeklinde ifade edilen bu deyim, aslında sebatı en kısa ve en net bir şekilde anlatmış oluyor. Her birimiz birer Müslüman olarak, dînimizi yaşarken, sabr-ı sebat ile istikrâr sergilemiş oluruz. Yani yapmamız gerekeni yapmakta sabr-ı sebat ve istikrâr sahibi olmamız gerektiği gibi; kaçınmamız gereken şeylerden kaçmakta da aynı şekilde sabr-ı sebât ve istikrar sahibi olmamız isteniyor.

Ayrıca sizin de ifade ettiğiniz gibi, “pes etmek” deyimi var. Yaşadığımız yerin dünya olduğunu dikkate alırsak, her şeyin istediğimiz gibi gideceğini düşünmek abes olur. Hâdiseler, bazen lehimize, bazen de aleyhimize gelişir. Lehimize geliştiğinde şükredecek, aleyhimize bir durum olunca, sabır ve sebat ile onu aşmaya çalışacağız. Sızlanıp şikâyetçi olmak, bir şeyi çözmeyeceği gibi, hele bir de pes etmek Müslüman’a hiç yakışmaz.

“Kim sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir.” (Buhârî, Zekât 50, Rikâk 20; Müslim, Zekât 124).

Biz üzerimize düşen vazifelerimizi hakkıyla yapacak, takdîre de rızâ göstereceğiz inşallah.

PEYGAMBERİMİZ VE ASHÂBDAN İSTİKAMET VE SEBAT ÖRNEKLERİ

Sizin Siyer-i Nebî ve Sahâbe hayatları üzerine kıymetli çalışmalarınızı biliyoruz. Bugün kendimizi ve yeni nesilleri inşâ ederken, Rasûlullah Aleyhisselâm ve Ashâb-ı Kirâm’ın hayatındaki sebat, nasıl örneklikler sunuyor? “Dağ gibi mustakîm” olma konusunda onların hayatından neleri kendimize rehber edinmeliyiz?

Evet, kırk yılı aşkındır Peygamber ve Ashâbı üzerinde çalışmalar yapıyorum. Rasûlullah Aleyhisselâm ve Sahâbîler’i, en yakınlarımızdan çok daha fazla tanımak ve tanıtmak için, bunca eser kaleme aldım. Burada açıkça ifade etmeliyim ki, bunca birikimime rağmen, Rasûlullah Aleyhisselâm ve Ashâbı’nı arzu ettiğimiz gibi tanıyıp tanıtmada çok eksikliklerimiz var. Daha doğrusu onları anlamakta bazen ciddi şekilde zorlanıyoruz.

Yayınlanan ve yayına hazırlanan kitaplarım üzerinde konuşurken, Sâlih Zeki kardeşimiz, Abdullah Sert üstadımızdan öyle güzel bir söz nakletti ki, her şeyin cevabı burada sanki. Lütfen dikkat edelim: “Erkam Yayınları olarak sadece biz, Peygamberimiz Aleyhisselâm hakkında o kadar yayın yapsak ki, İstanbul’dan Medîne’ye kadar sıralanıp dizilse, yine O’nu hakkıyla anlatmış olamayız!” Rasûlullah Aleyhisselâm’ı tanıma ve tanıtma aşkı, ancak bu kadar anlatılabilir. İstikametin yönü ve boyutu, ne kadar da net görüyor değil mi?

İstikamet sahibi olmak, sabır, sebat, istikrar… başta olmak üzere, onların hayatlarında öyle tablolar var ki, gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Meselâ, işkence ve eziyetler döneminde, Hz. Bilâl, Hz. Ammâr, Hz. Yâsir, Hz. Sumeyye, Hz. Abdullah bin Mes’ûd ve daha nicelerinin sabır ve sebatlarına baktığımızda, nasıl birer zirve şahsiyetler olduklarını görüyoruz. Aklımızı zorlayan, idraklerimizi alt üst eden sabır ve sebat karşısında, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Bu konuda çokça çalışmalar yapan biri olarak, bir de müstakilen o dönemi yazıp yayınlamak nasip oldu malum. Araştırdım, gördüm, yazdım; ama inanın anlamakta zorlandım. Onlar da bizim gibi birer insan. İşkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişler. Ama aslâ şikâyetçi olmamışlar. Aslâ pes etmemişler! Bunalıma düşmemişler! Streslere girmemişler! Bu yola girdiklerinde, neyle karşılaşacaklarını bildikleri halde, aslâ tereddüt etmemişler, her türlüğü zorluğu, sabr-ı sebat ile aşarak, bütün insanlığa en güzel örnekler olmuşlar.

Sadece işkence ve eziyetlerde değil, hayatın her yönünde görürüz bu istikrarı. Ashâb-ı Kirâm’ın îmân ve amel konusunda, tartışılmaz zirve oldukları, herkesçe malumdur. Sadece ibâdetlerle ya da haram helâl konularında değil, karşılıklı sosyal muamelelere varıncaya kadar, hayatlarında öyle sahneler yaşanmış ki, bu kardeşliği anlamakta zorlandığımız gibi, itaat ve îsâr kavramlarının, hayata nasıl geçirildiğini de görürüz.

Rasûlullah Aleyhisselâm ve O’nun sevgili Ashâbı, öyle bir hayat yaşamışlar ki, bunu ilk önce Kur’ân-ı Kerîm koyuyor ortaya. İkinci olarak Hadîs hitapları, bu örnekleri canlı olarak serer gözlerimizin önüne. Kaynaklarımız, onların o fazîlet dolu hayatlarını anlatırken, bizi alıp görürler oralara. Sadece bir örneğin içinden bir paragrafa bakalım:

Hudeybiye Sulhunu yenilemek için, Mekke’den Medîne’ye giden Mekke lideri, dönüşte onu merakla bekleyenlere der ki: “Ben, kalbleri bir tek kalb haline gelmiş bir kavmin yanından geliyorum! Onlar öyle bir kenetlenmişler ki, hepsi aynı şeyi söylüyor! Kalpleri bir, sözleri bir, hayat tarzları bir, tepkileri bir… daha sayamayacağımız kadar şeylerin hepsinde birleşmişler! Öyle bir birliktelik oluşturmuşlar ki, onlara karşı koymak mümkün değil! Dedim ya, kalbleri bir kalb olmuş bir toplum haline gelmişler.” İşte bütün mesele bu. İstikamet de bu!

Son olarak da ifade ettiğiniz “dağ gibi mustakîm” sözüne gelelim. Ki bu aslında bütün konuşmamızı da özetler mahiyettedir.

Malumunuz, merhum Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri der ki:

“İstikâmet sahibi, dağ gibi mustakîm olmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır:

  1. Sıcaktan erimez,
  2. Soğuktan donmaz,
  3. Rüzgârdan savrulup devrilmez,
  4. Sel alıp götürmez.”

Ben de artık, “bunun üzerine söz olmaz” diyor, şahsınızda bütün okurlarımızı saygı, sevgi ve muhabbetle selâmlıyorum…

Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488

İslam ve İhsan

İSTİKAMET ÜZERE YAŞAMANIN SIRRI

İstikamet Üzere Yaşamanın Sırrı

İSTİKÂMET YOLUNDA İBRETLİ ÖRNEKLER VE KISSALAR

İstikâmet Yolunda İbretli Örnekler ve Kıssalar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle