İslam’da Ameli Hükümler Nelerdir?

İslâm’da amelî hükümler; ibadetler, muameleler ve mükelleflerin fiilleri kapsamında farz, vâcip, sünnet, haram, mekruh ve diğer dinî hükümler açıklanıyor.

Amelî hükümler; mükelleflerin yapmaları gereken şeylerdir. İnsanların vazifelerini; Allah’a karşı yapmakla yükümlü olduğu vazifeler ve önce kendi nefsine, sonra da diğer insanlara karşı vazifeleri olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Bu bakımdan amelî hükümler, ibâdetler ve muâmeleler olmak üzere ikiye ayrılır.

İBADETLER VE MUÂMELELER ARASINDAKİ FARKLAR

İnsanı yaratan Allah’tır. Bunun için insanın en önde gelen vazifesi, Allah’a kulluk etmektir. Allah’a ibâdet, tam bir içtenlikle ve samimiyetle yapılmalıdır. Bu şekilde yapılan ibâdet, insanın fikrini, rûhunu ve irâdesini terbiye eder. İbâdetin rûhu, ihlastır. Gösterişle yapılan ibâdet, Allah katında geçerli değildir.

İbâdetler, Kur’ân ve Sünnette açıklandığı şekilde yapılmalıdır. İbâdetler, zamana, yere ve geleneklere göre değişmez. Artmaz ve eksilmez. Allah’ın bildirdiği ve Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde yapılması gerekir. İbâdetler; ya namaz ve oruç gibi bedenle olur veya zekat gibi malla olur yahut da hac gibi hem bedenle ve hem de malla olur.

Muâmeleler denilince bununla, insanlar arasındaki hukukî, idârî, iktisâdî ve sosyal ilişkileri düzenleyen hükümler anlaşılır. Muâmelelerle ilgili genel esaslar Kur’ân’da yer almış, bunların açıklaması Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Bunların esasları Kur’ân ve Sünnet’te olmakla birlikte zaman zaman çıkabilecek çok çeşitli olayların hepsinin cevabını doğrudan Kur’ân ve Sünnet’te bulmak mümkün olmayabilir. Bu bakımdan muâmeleler dediğimiz insanlar arası ilişkilerde zamanla çıkabilecek çeşitli olayların hükümleri değişebilir. Bu konularda İslâm âlimleri Kur’ân ve Sünnet’e dayalı olarak hüküm verebilirler, ictihad edebilirler. Muâmelelerin rûhu, adâlettir. Amelî hükümler, “Fıkıh” ilminin sahasına dahildir.1

MÜKELLEFLERİN FİİLLERİ VE AMELÎ HÜKÜMLER

İslâm’da, erginlik çağına ulaşan her mü’min, mükelleftir,2 yani dînen sorumludur. Mükelleflerin yapmaları veya yapmamaları gereken fiiller, yani amelle ilgili dînî hükümler sekiz kısımdır. Bunlar da; farz, vâcib, Sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsiddir. Şimdi bunlarla ilgili kısa bilgiler verelim.

  • Farz: Sübûtu ve mânâya delâleti kesin olan delillerle Allah’ın ve Peygamberinin emrettiği fiillere “farz” Farzlar, başka anlama gelme ihtimali olmayan âyet, mütevâtir veya meşhûr hadis, ya da icmâ gibi kesin delillerle sâbit olur. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucu tutmak, zekat vermek vb. dînî emirler, farzdır. Böyle her mükellef müslümanın bizzât kendisinin yapması gereken farzlara, “farz-ı ayn” denir. Cenâze namazı kılmak, cihad etmek, iyiliği emretmek, kötülüğe mânî olmak vb. bazı müslümanlar tarafından yapılmasıyla diğerlerinden düşen farzlara, “farz-ı kifâye” denir. Farz-ı kifâyenin sevabı sadece onu işleyenleredir. Farz-ı kifâye olan bir fiili hiç kimse yapmazsa bütün toplum günahkar olur.

Farzın hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden ağır cezâyı hak etmiş olur; farzı inkâr etmek küfrü gerektirir.

  • Vâcib: Sübûtu kesin, mânâya delâleti zannî delille (haber-i vâhid’le) sâbit olan dînî emirlere “vâcib” (Hanefîlere göre;) Bayram ve vitir namazlarını kılmak, kurban kesmek, namazda Fâtiha sûresini okumak vb. fiiller vâcibdir.

Vâcibin hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden, farzı terk edenden daha az bir cezayı hak etmiş olur. Vâcib bir emir, zannî delille (haber-i vâhidle) sâbit olduğundan, inkâr eden küfre girmez.

  • Sünnet: Peygamber tarafından, farz ve vâcibin dışında yapılan işlerdir. Müekked ve gayr-i müekked olmak üzere ikiye ayrılır. Müekked Sünnet; Hz. Peygamber’in devamlı olarak yapıp nâdiren terk ettiği, farz ve vâcib olmayan işlerdir. Bu çeşit sünneti işleyen sevap kazanır. Terk eden ise cezayı hak etmez, kınamayı hak eder. Gayr-i müekked Sünnet; Hz. Peygamber’in bazan yapıp bazan terkettiği şeylerdir. İkindi ve yatsı namazının ilk sünnetleri gibi. Bu tür Sünnetleri yapanlar sevap kazanır, yapmayanlar, kınanmaz.
  • Müstehab: Peygamber’in bazan yaptığı, bazan terkettiği fiillere müstehab denir. Sadaka vermek, nâfile namaz kılmak gibi fiiller bu türdendir. Bunları yapanlar sevap kazanır, yapmayanlar kınanmaz.
  • Mübah: Yemek, içmek, uyumak gibi yapılması ve terkedilmesi câiz olan fiillerdir. İşlenmesinde sevab, terkedilmesinde ceza Buna “helâl” de denir. Eşyada asıl olan mübah yani helâl olmaktır. Hakkında bir hüküm gelmemiş olan şeyler helâldir.
  • Haram: İslâm dininde kesin olarak yapılmaması istenen fiile “haram” Şöyle tarif edilir: Sübûtu ve mânâya delâleti kesin olan delille yasaklanan fiillere haram denir. Âyetle, mütevâtir veya meşhûr hadisle sâbit olan dînî yasaklar haram kategorisine dahildir. Haksız yere insan öldürmek, domuz eti yemek, fâiz yemek, yalan söylemek, hırsızlık etmek, yetim malı yemek, ana-babaya karşı gelmek, içki içmek, kumar oynamak, sihir yapmak, ölmüş hayvan eti yemek, zinâ etmek vb. fiiller haramdır. Haram olan fiillerin haram olması, genel olarak, fert ve topluma doğrudan veya dolaylı olarak zarar vermesindendir. Bunlar; canı, malı, aklı, dini ve nesli korumak amacıyla haram kılınmışlardır.

Haramın hükmü: Haram bir fiili işlemek azâbı, cezâyı gerektirir. Haramın terki farz, farzın terki haramdır. Haram bir fiilin haramlığını inkâr, küfürdür.

  • Mekrûh: Dînin, yapılmamasını, kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiile Yani zannî bir delille yasaklanan fiillere mekrûh

denir. Tahrîmen ve tenzîhen olmak üzere ikiye ayrılır. Tahrîmen mekrûh: Haber-i vâhid gibi zannî bir delille sâbit olan yasaklara tahrîmen (harama yakın) mekrûh denir. Tahrîmen mekrûh bir fiili işlemek cezâyı gerektirir, fakat inkârı, küfrü gerektirmez. Vâcibleri terketmek, tahrîmen mekrûh; tahrîmen mekrûhu terketmek, vâcibdir. Tenzîhen mekrûh: dînin, kesin ve bağlayıcı olmayan bir delille yasakladığı fiile denir. Camiye giderken soğan ve sarımsak yemek gibi. Tenzîhen (helâle yakın) mekrûhu işlemek, cezayı ve kınanmayı gerektirmez. Müstehab fiillerin terki, tenzîhen mekrûh; tenzîhen mekrûhun terki de müstehabdır.

  • Müfsid: Bir ibâdeti bozan, bir muâmeleyi sakatlayan fiile veya eksikliğe “müfsid” Rükün veya şartlarından birisi eksik olan ibâdet “bâtıl” veya “fasid” olur. Fâsid, “geçerli değil” demektir. Abdestsiz namaz kılmak, oruçlu iken bir şey yemek, içmek gibi.3

Dipnotlar:

  1. İzmirli İsmail Hakkı; a.g.e., s. 13; Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 58-59.
  2. Bir kulun Rabbine ibadet etmesi, onun için bir külfet ve sıkıntı değil, tam aksine büyük bir şereftir. Kitaplarda, dinin emirlerinden “mükellefiyetler” diye bahsedilmesi, insanların tabiat âlemine yatkın olmalarındandır. Bu bakımdan seyr ü sülûk ehli olan büyükler, bülûğ çağlarından bahsederken: “Mükellef olduk” değil “müşerref olduk” yâni ilâhî hitâbın muhâtabı olmakla şereflendik, derlerdi.
  3. Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 59-60; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, s. 49-58.

Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

İSLAM’DA İTİKADİ HÜKÜMLER VE ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

İslam’da İtikadi Hükümler ve Özellikleri Nelerdir?

İSLAM’DA DİNİ HÜKÜMLER

İslam’da Dini Hükümler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle