İnsanın Yaratılış Maksadı

Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılış maksadı, “yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak” şekinde beyan edilir. Bu gerçeğin farkında olan kimse, öncelikle Hak adına yeryüzünde ilâhî ahkâmı icra etmek suretiyle Allah’ın halîfesi olma liyakatini kazanma niyet ve gayreti içinde olmak durumundadır. İkinci olarak da bu hakikatten haberdar olmayan kimseleri Hakk’a ve hakikate davet etme mesuliyetinin şuurunda olmalıdır.

İnsanları Hak ve hakikate davet vazifesi, tarih boyunca bütün peygamberlerin ve onların şerefli takipçilerinin en önemli misyonları olmuştur. Bu dâvet vazifesine liyakat kesbetmenin birçok şartları var ise de en önemlisi, kalbin içinde bulunduğu halet-i ruhiye ve taşıdığı niyetlerdir denilebilir.

HAKKA DAVET

Davetçinin muhataplarına bakış açısı ve niyeti, onun insanları Allah’a mı, yoksa bu görüntü altında nefsine mi çağırdığının da mihenk taşı olacaktır. Yüce Rabbimizin tüm elçileri, insanları Hakk’a davet etmeleri karşısında onlardan herhangi bir ücret talep etmemişlerdir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de sıkça tekrarlanır. Furkan süresindeki şu âyetler ise insanları Allah’a davet ederken kalbî duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bildirmesi bakımından dikkat çekicidir:

“(Ey Allah’ın Rasülü!) Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Davet ettiğin insanlara) de ki: Ben bu davetime karşılık sizden bir ücret değil, ancak Rabbine bir yol tutmak isteyen kimseler olsun istiyorum”. (Furkan Sûresi, 56-57)

“Rabbine doğru bir yol tutmak isteyen insan”ın inşası, işte bütün mesele bu. Bir kulun gönlünde Hakk’ın rızasını kazanma arzusunu oluşturmak ve onu Hakk’a doğru yola koymak, ne kudsî bir vazifedir! Allah’a davette en derin kalbî duruş ve niyet işte bu olmalıdır.

“Hakk’a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır”, denilmiştir. Evet, ilâhî ahkâma göre çerçevesi çizilmiş sırat-ı müstekîmden sapmamak şartıyla, her insanın Rabb’e yürüyüşü özeldir, denilebilir. Allah her kuluna farklı bir ameli sevdirebilir ve o kul, o kapıdan Hakk’a doğru yürür gider.

MEVLAYA VUSLAT

Davette ufuk, davet edilen insanın Allah’la kendi gönül âlemi arasında bir yol bulmasına vesile olmaktır. Zira herkes bu yolu, ancak kendi özünde bulabilecektir. Mevlâya vuslat, bir gönül yürüyüşünün neticesidir. Gönülde hareket ve seyr u sefer başlamadan terakki etme düşüncesi, ham bir hayalden ibarettir. Amellerin kıymet ölçüsü, gönlün Hakk’a yakınlığıyla doğru orantılıdır. Bu itibarla bir insana yapılabilecek en güzel yardım, onun Mevlâ’ya doğru bir yol edinmesine vesile olmaktır.

Allah’ın kullarını “kendi adamı” değil, “Allah adamı” olarak yetiştirme iradesi, ancak Rabbânî bir terbiye ile edeplenmiş âlim ve âriflerin kalbinde tezâhür edebilen yüce bir niyettir. Esasen Allah’a davet adı altında, Allah’ın kullarını kendi nefsine çağırma tehlikesi çok ciddi bir tehlikedir. Şeytan ve nefis, her insana farklı bir yönden yaklaşarak onu saptırmanın yolunu arar. İlây-ı kelimetullah davası, nefislerin kendilerini öne çıkarma davası haline de dönüşebilir. Bu ince bir çizgidir ki, büyük bir hassasiyet ve uyanıklık gerektirir. İnsanların iltifatını beklemek, onların, kendi etrafında kul- köle olmalarını istemek, kendini davaya değil de davayı kendi nefsine basamak yapmak, bu dalâletin nişanelerinden bazılarıdır.

Allah’a davet adına bir insanla ilgi kurmak, çok büyük bir gönül safiyeti ve samimiyeti gerektirir. Bu ilgiyi bulandıracak maddî beklentiler ve nefsânî hesaplar, davetin gerekli tesiri uyandırmasına da büyük bir engel teşkil eder. Zira tesirin derecesi ve keyfiyeti, daveti yapanın kalbî kıvamıyla doğrudan ilgilidir. Bugün ilmî araştırmalar da göstermiştir ki, insanların düşünce ve duyguları, enerji dalgaları halinde çevresini etkilemekte ve yönlendirmektedir. İnancımıza göre de her türlü güç ve kudretin yegane sahibi Allah’tır. Kula düşen güzel niyetler ve gayretlerdir. Neticeyi lütfedecek olan Yüce Mevlâ’dır.

GÜZEL NİYETLERİN VESİLESİ

Allah Resülü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- anlattığı şu hadise, güzel niyetlerin muhatabı dönüştürebileceğine ne güzel bir misaldir:

Vaktiyle bir adam:

“– Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.” dedi.

Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu. Ertesi gün belde halkı:

“– Hayret! Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!” diye konuşmaya başladı.

Adam:

“–Allâhım! Sana hamdolsun. Ben yine mutlaka bir sadaka vereceğim.” dedi.

Yine sadakasını alarak evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fahişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:

“– Olur şey değil! Bu gece bir fâhişeye sadaka verilmiş!” diye dedikoduya başladı.

Adam:

“–Allâhım! Bir fâhişeye (de olsa) sadaka verdiğim için sana hamd olsun. Ben yine de sadaka vermeye devam ede- ceğim.” dedi.

(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defâ da bilmeden) bir zenginin eline koydu. Ertesi gün halk:

“– Bu ne iştir! Bu gece bir zengine sadaka verilmiş!” diye hayretle söylenmeye başladı.

Adam:

“– Allâhım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine (de olsa) sadaka verdiğim için sana hamdolsun.” dedi.

(Bu ihlâsı üzerine) uykusunda o adama:

“– Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fahişe, belki yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allâh’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır” denildi.70

Netice olarak şunu ifade edebiliriz ki, Allah’ın kullarını O’na çağırma vazifesini kendilerine misyon edinmiş şerefli hizmet erleri, sürekli olarak kalp ibrelerinin Allah’ı gösterdiğinden emin olmalıdırlar. Aksi halde Allah’ın kulların önüne engel olacaklardır ki en büyük vebal de budur.

Dipnot:

70) Buhârî, Zekât 14; Müslim, Zekât 78. Ayrıca bkz. Nesâî, Zekât 47.

Kaynak: Dr. Adem Ergül, Göklere Yolculuk Var, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.