İnsanın Kendi İçindeki Mucizeye Yolculuk

Kâinatın nizamı kalbinde, sırrı ise yaratılışında gizli. Karanlıktan nura uzanan tefekkür yolculuğunda mucizeyi uzaklarda değil, kendinde bul.

Uçsuz bucaksız kâinâta dikkatle bakıp da hayran olmayan var mıdır? Yedi kat göğün, idrâki âciz bırakan devâsa yapısı; Dünya’nın, Ay’ın, Güneş’in milyarlarca yıldır belirli bir mizan, nizam ve âhenk içinde akıp gitmesi; içinde yaşadığımız galakside milyarlarca yıldızın bulunması; yaşadığımız galaksimiz gibi trilyonlarcasının varlığı, hakikaten hayreti mûciptir.

EĞİLEN BİR BAŞ, NASIL OLUR DA GÖKLERE EN YAKIN OLUR?

Bunlarla beraber, Samanyolu Galaksisi’nin ve onun da içinde yer aldığı yıldız ve galaksi kümeleriyle birlikte kâinâtın da bir nevî semâ ettiği düşünüldüğünde, hayretimiz ve hayranlığımız katbekat artmaktadır. Bu mükemmel ve kusursuz görünen oluşumda zerre noksanlık arayan gözlerin beyhûde yorulacağı âşikârdır.[1] Hâl böyle olunca insanoğlunun kâinattaki intizâma tefekkür nazarıyla bakıp da ibret almaması için hakikaten gözünün değil, gönlünün kör olması gerekir.

Lâkin mûcizeyi ararken çok uzaklara gitmeden evvel, tefekkür ve ibret nazarlarını kişinin kendisine çevirmesi; hiç olmazsa arada sırada içine bir ayna tutması gerekmektedir. Zira mûcize sadece ufuklarda değil; aynı zamanda nefislerde, uzaklarda değil yakınlarda, dışımızda değil içimizdedir! Trilyonlarca hücre, yüzlerce doku, onlarca organ... Ve bunlarla hayat bulmuş insan; kâinattan ayrı bir şey olabilir mi? İbretle nazar edilmesi ve derin derin tefekkür edilmesi gereken hakikatler, aslında insanın bizzat kendisindedir! Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Yakında Biz onlara hem dış dünyada hem de kendi iç âlemlerinde âyetlerimizi göstereceğiz; tâ ki Kur’ân’ın gerçeğin tâ kendisi olduğu, onlar için de gün gibi ortaya çıksın. Aslında, Rabbinin her şey üzerinde şâhit olması ve her şeyin O’na işaret etmesi en büyük delil olarak yetmez mi?” (Fussilet, 53)

İnsandaki esrara dâir bu işaretten sonra yaratılışımız hakkındaki tefekkür seyahatimize kaldığımız yerden, yani kat kat karanlıkların içinde türlü merhalelerden geçirildiğimiz safhamızdan devam ediyoruz.

Karanlıkta Öğretilen

Etrafımda birkaç katman vardı. Üst üste tabakalar içinde muhafaza altına alınmıştım. Daha ağzım, dilim, dişim bile yok iken takdir edilmiş bir gıda nakliye sistemi ile beslenmem sağlanıyordu. Ortamın ısısı, havalandırması, hijyeni sürekli kontrol ediliyordu.

Burada gün ışığı yoktu; karanlıktaydım. Gelişimim tamamlanana kadar da hep karanlıkta kalacaktım. Suyun içinde oluşmaya başlayan gözlerimi, yine ilk kez suyun içinde açacaktım. Zifiri karanlıkta haftalar boyunca ne manzaralar seyredecektim Allâhu âlem. Üç kat karanlığın içinde çeşitli merhalelerden geçirilecek,[2] bambaşka bir yaratılışla şekillendirilecek,[3] nihâyet “ahsen-i takvim: en güzel yaratılış” üzere vücuda getirilecektim.[4] Buradaki vetirem tamamlanınca başka bir âleme gidecektim. Gün ışığının, renklerin, üç boyutlu cisimlerin ve sayısız manzaraların yer aldığı fizikî âlemin algılanmasında, en mühim vazifelerden birini, gözlerim üstlenecekti.

Güneşi hiç görmemiştim. Işığı, renkleri hiç tanımıyordum. Lâkin aydınlığa programlanmış bir görme sistemi inşâ ediliyordu içimde… Işığın dalga boylarını ayırt edebilecekti hücrelerim, vakti geldiğinde… Renkleri seçebileceklerdi. Aydınlıkta, karanlıkta nasıl davranmaları gerektiğini bileceklerdi. Gözlerim her ne kadar iki adet olsa da verileri toplayıp tek bir görüntü oluşturabilecek, derinlik algısıyla beraber üç boyutlu bir görme sağlayabilecekti. Işığı kırabilecek, odaklanabilecek, netlik ayarını yapabileceklerdi.

Gözlerin sahibi benmiş gibi görünüyordum, fakat bu işlemlerin teferruatıyla ve gerçekleştirilmesiyle alâkalı hiçbir mâlumâtım yoktu. Hepsi benim bilgim dışında gerçekleşiyordu. Ben bilmesem de hücrelerim çok iyi biliyorlardı ne yapacaklarını. Ben tanımasam da onlar tanıyorlardı ışığı; renkleri seçebiliyor, boyutları hesaplayabiliyorlardı. Aklı olmayan hücrelerin bu derece teferruatlı ve mükemmel işleri kendi kendine bilemeyeceği âşikârdı. Onlar yüce ve eşsiz bir kudretin, sınırsız bir ilmin, hem benim hem gönderildiğim âlemle birlikte bütün Âlemlerin Sahibi’nin, kendilerine kodladığı bilgiler doğrultusunda hareket ediyorlardı.

Yolculuk Nereye?

Kat kat karanlıklar ve suyun içinde bulunmaktan ayrı, ışığın bilgisinin karanlıkta öğretilmesinden ayrı ders almalıydım! Zifiri karanlıktaki tahsilim bir hikmete mebnî idi ve muvakkatti. Vahdetten kesrete uzanan rahmet yolculuğumda, âciz bir zerre iken, yok olup gitmem işten bile değilken bir an bile başıboş bırakılmamış, her an gözetilip kollanmıştım. Rahmân ve Rahîm olan Sahibim, geçici konağıma ismini vermiş, beni haftalarca âdeta rahmet deryasında yüzdürmüştü.

Toprağıma hem müsbet hem menfî; iki türlü tohum serp(il)miş,[5] üzerime cehâlet ve zulmet örtüsü giydir(il)mişti.[6] Gaflet, nankörlük, cimrilik, kıskançlık, acelecilik, hırs gibi menfî huylar bir yanımı gece gibi kaplamış, diğer yanıma ise ilmin, irfanın, cömertliğin, diğergâmlığın, tevâzuun, hoşgörünün, sabrın, teennînin, vefânın, affın ilâ âhir, nûru yerleştirilmişti.

İçimde hangi tohumları yeşertecektim? Yolcuğum hangi tarafa olacaktı; nûra mı, zulmete mi, sabra mı sızlanmaya mı, teslîmiyete mi isyana mı? Vazifem, vakti geldiğinde şifrelerimi bir bir çözmek ve evvelâ kendimi tanımaktı! Bu hakikaten kolay değildi. Lâkin asla ümitsiz olmamalıydım. Bana yüce bir rûh üflenmiş, içime sır gibi yerleştirilmişti. Aydınlığa adım atabilmek için desteklenmiştim. Nûru takip ederek doğru yolu seçecek ve hakikati görebilecektim. Gayret edersem meleklerden de üstün bir varlık olabilirdim. Lâkin hayvandan daha aşağı bir duruma yuvarlanma ihtimalim de vardı! Hem çok sırlı hem de âciz ve zayıf bir varlıktım!

Tıpkı Ana Rahmindeki Gibi...

Karanlıkta ışık aramaktan daha tabii bir şey düşünülemez. Bu sebeple gece, bir örtü gibi yeryüzünü bürüdüğünde, yıldızlar kandil misali göğü aydınlattığında, uyku tatlı bir yorgan gibi bedenleri sardığında; ben de kalkmalı ve ışığı aramalıydım. Tıpkı ana rahminde karanlıkların içinde öğretildiğim gibi... İçimdeki nûru bulup yönümü mutlak hakikate çevirmeliydim. Toprağıma ekilmiş fücur tohumlarını terbiye etmeli, üzerimi örten zulmet, cehâlet ve gaflet perdesini aralamalıydım. İlk ânımdan itibaren şefkatle sarıp sarmalayan Kudret’in, rahmet nazarıyla beni muhatap alışına; dağların çekemeyeceği yükü boynuma vuruşuna; seyrederken hayretle lâl kesildiğim kâinâtı emrime âmâde yapışına; saymakla bitiremeyeceğim nimetlerle perverde kılışına şükretmeliydim.

Tıpkı ana rahmindeki gibi saf ve sessiz teslim olmalıydım. Tıpkı ana rahmindeki gibi kibirsiz, riyâsız, benliksiz olmalıydım. Tıpkı ana rahmindeki gibi samimi ve mütevâzı olmalıydım.

Yaşadığım her tecellîye, lûtfedilen her nîmete şükür için başımı secdeye koymalıydım; tıpkı ana rahmindeki gibi... 40 hafta boyunca yap(tırıl)dığım gibi secdeye varmalıydım.

Secde Et ve Yaklaş! [7]

Secde: Alnımı, yüzümü en şerefli uzvumu en yüce Sultan karşısında yere sürmek. En zelil göründüğüm, ama aslında sadece beni yaratan karşısında boynumu eğdiğim ve O’ndan başkasına kul olmayacağıma kendimi şahit kıldığım hâlim… Görünüşte zillet, lâkin hakikatte izzet...

Secde: Mayamın aslı olan toprakla, maddî-mânevî bir buluşma hâlim...

Secde: Aslıma rücû etmem, toprak gibi olmayı öğrendiğim yer.

Secde: Kulluğumun en güzel tezahürü.

Secde: En saf ve içten hâlim.

Secde: Haddimi bilmek.

Secde: Aczimi, hiçliğimi idrâk etmek.

Secde: En büyük sultanlığım...

Seyahat ettirildiğim süre boyunca, gelip geçtiğim yollarda ve durdurulduğum konaklarda nasıl bir yere getirildiğimi merak eder; başımı kaldırıp bakmak isterdim. Şimdi o başımı secdeden hiç kaldırmak istemiyor, 40 hafta boyunca yaşadığım her tecellîye secde ederek şükretmek istiyorum. Ana rahmindeki gibi saf ve samimi bir secde ile şükretmek... Ömrüm, hesaplayamayacağım kadar uzun olsaydı ve ben hep secdede kalsaydım, sadece ana rahminde yaşadıklarımın şükrü için bile kifâyetsiz kalırdı.

İhsan edilen sayısız nîmetlere mukabil, bir ömür secdeye mecbur edilmemiz pek tabiî iken; ilâhî rahmet gereği bundan affedilmişiz. Buna rağmen Rabbimiz’in bizi dâvet ettiği beş vakit secdeden bile kaçmaya meyledebiliyoruz. Toprağımıza ekilen bazı tohumların yeterince yeşermemesi ve dikenlerin gönlümüzü kaplaması sebebiyle hakikate âmâ kalabiliyoruz. Oysa, baş eğmeye direnen ham nefsimize muhalefet ederek yapacağımız her secde, bizi en Yüce Dost’a yaklaştıracak.

Vâhidü’l-Ehad olan Dost’un dâvetine icâbet öyle bir yakınlığın sermâyesi olacak ki; ihlas ile yapılan secdelerimiz bizleri pek çok âyet-i kerîmede bildirilen müjdelere[8] kavuşturacak inşâallah. Bilhassa, karanlığın bir örtü gibi yeryüzünü bürüdüğü seher vakitlerinde...

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Mülk, 3-4.

[2] Bkz. ez-Zümer, 6.

[3] Bkz. el-Mü’minûn, 14.

[4] Bkz. et-Tîn, 4.

[5] Bkz. eş-Şems, 8.

[6] Bkz. el-Ahzâb, 72.

[7] el-Alak, 19.

[8] el-Alak, 19; el-Furkan, 63-64, es-Secde, 15-17, ez-Zâriyat, 15-18, Âl-i İmrân, 15-17, ez-Zümer, 9.

Kaynak: Betül Nefise İnal, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479

İslam ve İhsan

“KULUN ALLAH’A EN YAKIN OLDUĞU AN SECDE ANIDIR” HADİSİ

“Kulun Allah’a En Yakın Olduğu An Secde Anıdır” Hadisi

PEYGAMBERİMİZ NAMAZDA NASIL SECDE YAPARDI?

Peygamberimiz Namazda Nasıl Secde Yapardı?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.