İman, İslam ve İhsan (Tasavvufi Yolun Temelleri)
Abdullah Sert Hocaefendi, Tasavvuf Sohbetleri’nde Îmân, İslâm ve İhsân’ı sadece bilgi değil, yaşanan bir hakikat olarak ele alıyor ve bu mânevî yolun temellerini Cibrîl Hadîsi ışığında açıklıyor.
ÎMÂN, İSLÂM VE İHSÂN (YOLUN TEMELLERİ)
Sohbet Programlarının Takdiminde Okunan İlâhî Mesaj: Kıyâme Sûresi (20–40)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in, âl ve ashâbının, enbiyâ-i izâm, sâdât-ı kirâm hazarâtının mübârek ruhlarına; hâssaten merhum üstazlarımız Mahmud Sâmî ve Mûsâ Efendi Hazretleri’nin ruhlarına ve Muhterem Mürşidimiz’in rûhâniyetine, hepimizin geçmişlerinin ruhları ve Ümmet-i Muhammed’in selâmeti için 1 Fâtiha-i Şerîfe ve 3 İhlâs-ı Şerîf...
Pek muhterem ağabeylerim ve kıymetli kardeşlerim!
Hepiniz hoş geldiniz ve şeref verdiniz. Câmiamız içinde bize tevdî edilen ve bir program dâhilinde yapılması düşünülen bu sohbetleri inşâallah gücümüz yettiğince yapmaya gayret edeceğiz.
Kur’ân-ı Kerîm her zaman okunduğu meclise ve o âna ne söylemek gerekirse onu söyler. Okuyanların, dinleyenlerin kalbine iner.
Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri; “Kur’ân, her an kendisini okuyanların kalplerine nüzûl etmektedir.” buyururlar.
Tabiî ki dikkatli okunur ve kalp hazır olursa...
Bugün burada tevâfuken aşır olarak okunan âyet-i kerîmeler, aslında bizim bir yıl boyunca yapmayı düşündüğümüz sohbetlerin ana hatlarını çizmiş bulunuyor.
Okunan âyet-i kerîmelerde Allah Teâlâ şu andaki konumumuzu ve gelecekte ne durumda olacağımızı bize ifâde ediyor.
Teberrüken, bu sohbet programlarının takdimine başlamadan önce okunan Kıyâme Sûresi’nin 20. âyetinden 40. âyetine kadarki kısmı ilâhî bir mesaj olarak okumak istiyorum:
“Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz. O gün birtakım yüzler aydındır. Rab’lerine bakarlar. O gün birtakım yüzler de asıktır. Bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacaklarını anlarlar. Hayır, can boğaza dayandığı, ‘Kimdir (bunu) iyi edecek?’ dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş Rabbinedir. O, (Peygamberi) tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti. Sonra da kasıla kasıla ailesine gitmişti. ‘Bu azap sana lâyıktır, lâyık! Evet, lâyıktır sana, lâyık!’ denecektir. İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder? O dökülen meniden ibâret az bir su değil miydi? Sonra bu, bir ‘aleka’ oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi. Nihâyet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti. Şimdi, bunları yapan Allâh’ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”
Bir Mânevî Yürüyüşün İlk Adımı: Sâmî Efendi Hazretleri
Muhterem ağabeylerimiz!
Her topluluğun bir “ilk insan”ı vardır. Bir yerde bir topluluk varsa, önce yola çıkan, o topluluğu inşâ etmeye başlayan bir insan vardır. Her meyve ağacının bir tohumu olduğu gibi. Kur’ân-ı Kerîm’le teşekkül eden İslâm toplumunun ilk insanı Efendimiz (s.a.v.), ikinci insanı da Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’tır.
Çağımıza gelince, câmiamız adına bu güzel topluluğu dokuyan ilk insan, Sâmî Efendi Hazretleri’dir. Düşününüz! Oldukça kritik ve zor bir dönemde yaşadı Sâmî Efendi Hazretleri. Âdeta “bakiyyetü’s-süyûf”, yani kılıçtan geçirilenlerden geriye kalabilen diyebileceğimiz üç beş gönül dostu ya vardı ya yoktu. O nezih, zarif, tertemiz, güzel insan, o Allah dostu İstanbul’a geliyor, Tahtakale’de küçücük bir dükkânda bir masa ve sandalyede muhasebe işine başlıyor ve aynı zamanda mânevî yürüyüşünü başlatıyor.
Biraz önce geçen âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak; “Siz dünyayı seviyor, âhireti öteliyorsunuz.” buyuruyordu.
“Peki, bizim durumumuz nedir?” diye kendimize sorsak, cevabı; “Biz aslında dünya ehliyiz ve âhireti görmeyen, dünyanın peşinde koşan ve âhireti ihmal eden bir topluluğuz.” dur. Ne yazık ki... Şu anda yaptığımız bu çalışmaların ana hedefi de âhireti önümüze koymaktır.
İşte Sâmî Efendi Hazretleri İstanbul’da, o dönem ticaretin kalbi olan Tahtakale’de, âhireti öne alan, gündemimize sokan bir çalışma başlatıyor. Doğu Türkistan’dan Rusya’ya, oradan İstanbul’a gelen Abdülvâsi ağabeyin elinden tutuyor. Alemdar amcanın, Atasayar ağabeyin, Mûsâ Topbaş Efendi’nin ellerinden tutuyor. Hepsini bugün rahmetle anıyoruz.
Tahtakale’deki o küçük muhasebe masasından bir tarihî yürüyüş başlatıyor. Burada bulunanlar da o yürüyüşe dâhil olan güzel bir gruptur elhamdülillâh.
Bu câmianın seherlerde yaktığı mânevî ışığın çoğaltılmasını, İstanbul semâlarının, Türkiye semâlarının ve daha ötelerinin feyzle, bereketle daha çok aydınlanmasını istiyoruz. Onun için burada toplanmış bulunuyoruz.
Sâmî Efendi Hazretleri sadece bu şehir için çalışmıyordu. Onun yetiştirdiği, emek verdiği, her biri ayrı kıymeti hâiz büyüklerimizin kimisi Anadolu’da bir vilâyeti, kimisi bir kasabayı inşâ ediyorlardı. Tabi daha husûsî olarak yetiştirilen Mûsâ Efendi gibi bir Allah dostu, bütün bu kitleyi kucaklayan, hizmete nezâret eden, üstâzından aldığı o mânevî emaneti sımsıkı tutarak taşıyan bir vazifeyi îfâ ettiler.
Hepimiz Önemliyiz
Muhterem kardeşlerimiz!
Bu seçkin topluluk öncelikle kendini gündeme almalıdır. Biz bu faaliyetleri yaparken bir şeyin altını hassasiyetle çiziyoruz, o da “hepimiz önemliyiz” düşüncesi ve anlayışıdır.
Muhterem Osman Nûri Efendi Üstâzımız –Cenâb-ı Hak kendilerine hayırlı, bereketli uzun irşad ömürleri nasip etsin– şunu sık sık tekrarlarlar: “Kâinatta ikiz yok. Her yönüyle ikiz insan yok, ikiz ağaç yok, ikiz yaprak yok!” Hepimiz özel olarak yaratıldık. Rabbimiz hepimizi tek tek yaratıyor. Fabrikasyon değiliz. İlâhî bir irâdenin, bir meşiyyet-i ilâhiyyenin eseri olarak dünyaya geldik. Onun için her birimizden Rabbimiz’e bir yol, Rabbimiz’den de her birimize bir yol var. Dolayısıyla insanlığımızın, Müslümanlığımızın, özelliğimizin farkında olarak Rabbimiz’in bizi özel olarak yarattığının şuurunda olarak kendimizi gündeme almamız gerekiyor.
Zaman zaman hizmetin gerekliliği konuşulurken “Bizim işimiz tamam da insanlığın irşâdı için şunlar yapılacak” gibi içimizde alt düşünceler oluşabilir. Hayır, hepimiz burada önce kendimiz için varız. Ben de bu kürsüde kendim için varım. Bir sene sürecek bu programda hatırıma geldikçe Sâmî Efendi, Mûsâ Efendi, Osman Efendi çizgisinden notlar aktaracağım.
Osman Efendi Üstâzımız’la yurtdışına gittiğimizde kendisine teşekkür ediliyor. O da cevaben buyuruyor ki: “Ben burada kendi âhiretim için varım.” Yani kimse buradaki imtihanını bitirmemiş, kimseye Cennet’in anahtarı verilmemiştir.
Her birimizin bir âhiret derdi var. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Allah’tan en ziyâde korkanınız (takvâ sahibi olanınız) ve Allâh’ı en çok bileniniz şüphesiz ki benim!” buyuruyor. (Buhârî, Îmân, 13.) Onun için hepimiz burada kendi âhiretimiz için varız.
Kendimizi inşâ etmek için çalışıyoruz ama muhtelif şekilde, derece derece vazifelerimiz var. Bizler dünya çapında bir bütünün parçasıyız. Bugün Hüdâyî câmiası kırk küsur ülkeye kurban gönderiyor. Eskiden kırk İslâm ülkesi var denir ve onlara ulaşmak zor görünürdü. Şimdi İslâm coğrafyasının dörtte üçüne, bugün Sâmî Efendi Hazretleri’nin başlattığı gönül harekâtının hizmet meyveleri ulaştırılıyor. Bu hizmet kırk küsur ülkede çiçek açmış demektir. O kadar ülkede tuttuğu bir el, ulaştığı bir gönül var demektir. Kırk dokuz yabancı dilde kitaplarımız yayınlandı. Kimi dilde iki yüz kitabı bulduk, kimisinde daha sekiz on kitabımız çıktı.
Bu sebeple muhterem kardeşlerimiz, biz burayı önemsiyoruz. Şu kadar ülkeye bu hizmetleri taşıyan yüreğin burada kuvvetli olması gerekiyor. Kalbinin, heyecanının, fedakârlığının, muhabbetinin güçlü olması gerekiyor. Muhterem Üstâzımız bu hizmeti çoğaltmak için büyük bir mesâi ortaya koyuyorlar. Yetmiş küsur yaşındaki bir Allah dostu önümüzde koşturuyor. Onun için bizler de yürüyüşümüzü önümüzdeki Allah dostuna uydurmalıyız diye düşünüyorum. Onu anlamaya çalışmalı, gayretine omuz vermeliyiz.
İşte bu programlar böyle bir güç kazanmak, ufuk kazanmak için tertip edilmiştir. “Bu programlar seminer midir, konferans mıdır, nedir?” diye sorarsanız, bu program “sohbettir”. Elbette seminerlere, konferanslara ihtiyaç vardır. Ama bizim ana gayemiz sohbet olduğuna göre biz hep beraber sohbet edeceğiz.
Bu sohbetlerimiz hem kitâbî hem şifâhî sohbetler olacak. Belki kırk yıldır sohbetlerde bulunuyoruz. Arkadaşlarımız bilirler; biz sohbetlerde hep kitaplardan okurduk ama burada ana kaynaklardan yine okumalar yapmakla birlikte bir program dâhilinde şifâhî sohbetler de yapacağız.
Bu Yolun Anahtarı: Usûl, Sohbet ve Mânevî Disiplin
Kıymetli kardeşlerim!
Bu yolun anahtarı diyebileceğimiz 16 konuda sohbetlerimiz olacak inşâallah.
Bu 16 konu şöyledir:
- Îmân, İslâm ve İhsân (Yolun Temelleri)
- Tasavvufun Gâyesi
- Seyr u Sülûk: Mahiyeti, Ehemmiyeti ve Süreci
- Mürşid-Mürîd İlişkisi ve Âdâbı
- Seyr u Sülûk’te Gecelerin İhyâsı ve Seher Vakti
- Evrâd ü Ezkâr Titizliği
- Evrâd ü Ezkâr’ın İdrâki ve Anlamı
- Evrâd ü Ezkâr’ın İcrâ Keyfiyeti
- Seyr u Sülûk’te Sohbet Geleneği
- Sohbet Âdâbı
- Sohbetçinin Vasıfları (I)
- Sohbetçinin Vasıfları (II)
- Yol ve Hizmet
- Hizmet ve Âdâbı
- İnsan-ı Kâmil Örneği Olarak Sultanü’l-Ârifîn Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)
- İnsan-ı Kâmil Örneği Olarak Hâce Mûsâ Topbaş (k.s.)
Allah dostlarının rûhâniyeti bulunduğumuz meclislere iner. Cenâb-ı Hak azze ve celle Hazretleri bir sekînetle bizim meclisimizi de ikramlandırır inşâallah.
Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Herhangi bir topluluk, Allâh’ın evlerinden bir evde toplanırlar; orada Allâh’ın Kitâb’ını okurlar ve aralarında müzâkere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler çevrelerini kuşatır. Allah Teâlâ o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında zikreder.” (Müslim, Zikr, 38; Ebû Dâvûd, Vitr, 14/1455)
Mânâ erleri ve sekînet-i ilâhiyye bizim meclislerimizi kuşatır diye ümit ediyoruz. Rabbim tevfîkini refîk eyler inşâallâhu teâlâ.
Programın verimli olması için bir iki hususu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bizlerin bu mânevî yolla buluştuğumuz zamandan beri kırk bir yıl geçmiş. Allâh’a hamd ederiz. Günler çok çabuk geçiyor, dünya çok hızlı dönüyor. Rabbimiz üniversite öğrencisiyken biz Anadolu çocuklarını o Allah dostlarının bahçesine bir yaprak olarak düşürdü.
O ilk buluşmalarımızda Âdâb Risâlesi okunurdu. İslâm harfleriyle basılmış nüsha. Denirdi ki:
“Büyük mürşidlerimiz şöyle demişlerdir: ‘Sâlikler, usûle riâyet etmedikleri için vusûlü kendilerine imkânsız kıldılar.’” (Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, trc. Ali Hüsrevoğlu, İstanbul 2009, s. 114)
Yani “vusûlsüzlük usûlsüzlüktendir.” Bir netice elde edemiyorsak, usûle dikkat etmediğimizdendir.
Arz ettiğim gibi bu sohbetler Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den bugüne kadar gelen bir yetiştirme ve yetişme usûlüdür. Bir irfan mektebidir. Bir ilim mektebidir. Mûsâ Efendi buyururlardı:
“Sohbetlere aşkla, ihlâsla, samimiyetle devam edenler, farkında olmadan âlim olurlar, ârif yani irfan ehli olurlar, aşk ve muhabbetle dolarlar.” (Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, VI, 95)
Çünkü sohbetlerimizin ana kaynağı Allâh’ın Kitâb’ı ve Rasûlullâh’ın Sünnet’idir; sahâbe-i güzîn efendilerimiz ve onların izinden giden Allah dostlarıdır.
Bizim câmiamızın okulu sohbetlerdir. Bu sohbetlerde de usûle uyulursa netice alınır. Onun için sohbetlerimizi kendi içimizde ciddiye almalıyız. Sohbetlerimizi hayâtımızda önceliğe almamız gerekiyor.
Bu yola giren insana tâlip, mürîd deniyor. O yüzden tâlip olunacak, istekli olunacak ki istediğini bulabilesin. Bir söz vardır: “Kim istek sahibi olur ve isteğinde ciddî olursa aradığını bulur.” İstek olacak, istek ciddî olacak ve ciddî isteğin neticesini Allah ona ikrâm edecek. Buradan anlıyoruz ki mânevî disiplin çok mühimdir.
Îmân, İslâm ve İhsân: Yolun Temelleri
Kıymetli kardeşlerim:
Bugünkü ilk konumuz; Îmân, İslâm ve İhsân (Yolun Temelleri).
Allah Teâlâ’nın insana iki büyük ikrâmı vardır. Birincisi bizâtihî insan olmamız. Biz kendi arzumuzla insan olarak yaratılmadık. Her şeyi yaratan Yüce Kudret, milyonlarca varlık arasından bizi insan olarak yarattı. Sonra da bizi “dîne” muhâtap kıldı.
Bizi yeryüzüne atıp bırakmadı. Rabbimiz “yeryüzüne inin ve ne hâliniz varsa görün” demedi. Önce Cennet’te yaratıldık. Hayat Cennet’te başladı. Cehennem’de başlamadı. Allah Teâlâ “yaktım sizi, gidin dünya hayâtına başlayın” demedi. İnsan Cennet’te yaratıldı, bir imtihan neticesi olarak yeryüzüne indirildi ve tekrar Cennet’e davet edildi.
Bakara Sûresi 38. âyette Hz. Âdem ile Havvâ’ya şöyle buyruluyor:
“Dedik ki: Hepiniz Cennet’ten inin! Eğer Ben’den size bir hidâyet gelir de her kim hidâyetime tâbî olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.”
Demek ki Hz. Âdem yeryüzüne güzel bir müjde ile indi.
“Seni yeryüzüne gönderiyoruz ama korkma, üzülme, yine buraya geleceksin! Ancak hidâyete tâbî olmak şartıyla!” dendi.
Bu hidâyet, insanlığa Peygamber vâsıtasıyla geliyor. Peygamber de sadece insana bilgi taşıyan bir elçi değildir. Dîni yaşayan, insanların önünde üsve-i hasene (en güzel örnek)’tir. Yani dîni, peygamber nasıl tarif ediyorsa ve yaşıyorsa öyle anlamamız ve yaşamamız gerekiyor.
Din, ilâhî kaynaklıdır, Allah Teâlâ’dan geliyor. Bâzen bâtıl dinler, beşerî dinler gibi ifâdeler oluyor. Bu ifâdeler bize anlama kolaylığı olsun diye kullanılıyor. Yoksa “din” ile “bâtıl” bir arada olmaz.
“…Haktan sonra da dalâletten başka ne vardır?..” (Yûnus, 32)
Haktan gayri ancak dalâlet vardır. Meselâ “yalancı peygamber” ifâdesi… Peygamber ile yalancılık hiçbir şekilde yan yana gelmeyecek iki kelimedir. Peygamberin yalancısı olur mu? Belki onu şöyle ifâde etmek gerekiyor: “Peygamberlik dâvâsında bulunan yalancılar.” Çünkü peygamberlerin ilk vasfı sıdk, yani doğruluktur.
İlâhî kaynaklı dîni, insanlığa gönderilen elçiler çeşitli şekillerde tarif ederler. Efendimiz (s.a.v.)’in dîni tarif eden binlerce hadîs-i şerîfi var. Ama dînî hayâtın çerçevesini çizen bir hadîs-i şerîf var ki, bize dînin bütün çerçevesini çizerken aynı zamanda çok farklı bir şekilde de tezâhür ediyor. Bize vahyi getiren Cebrâil (a.s.), ashâbın önünde Efendimiz (s.a.v.)’e soru sorarak bize bu hadîs-i şerîfi intikâl ettiriyor. Biz buna Cibril Hadisi diyoruz.
Ömer ibni Hattâb (r.a.), ihsân hâlinin kendilerine nasıl tebliğ ve tâlim edildiğini gösteren, Cibril hadîsi diye meşhur olan şu vakayı nakleder:
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.)’in huzûrunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber Efendimiz’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Allâh Rasûlü’nün dizlerine dayadı, ellerini kendi dizlerinin üstüne koydu ve:
“–Ey Muhammed! İslâm nedir?” dedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
“–İslâm, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı tastamam vermen, Ramazan orucunu eksiksiz tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret, yani hac etmendir.” buyurdu. Adam:
“–Doğru söyledin.” dedi.
Onun hem sorup hem de tasdîk etmesi tuhafımıza gitti. Adam bu sefer de:
“–Peki, îmân nedir?” diye sordu. Rasûlullâh (s.a.v.):
“–Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir.” buyurdu. Adam tekrar:
“–Doğru söyledin.” diye tasdîk etti ve:
“–Peki, ihsân nedir, onu da anlat.” dedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
“–İhsân, Allâh’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor.” buyurdu. Adam yine:
“–Doğru söyledin.” dedi, sonra da:
“–Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamber aleyhissalâtü vesselâm:
“–Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” cevâbını verdi. Adam:
“–O hâlde alâmetlerini haber ver.” dedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
“–Annelerin, kendilerine câriye muâmelesi yapacak çocuklar doğurması; yalın ayak, başı açık, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binâlar yapma hususunda birbirleriyle yarışmalarıdır.” buyurdu. Adam sessizce çekip gitti. Ben bir süre öylece kala kaldım. Daha sonra Peygamber aleyhissalâtü vesselâm:
“–Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:
“–Allâh ve Rasûlü bilir.” dedim. Rasûlullâh (s.a.v.):
“–O Cebrâîl idi, size dîninizi öğretmeye geldi.” buyurdu.
Demek ki din denince aklımıza bu dört kelime gelmesi gerekiyor: Îmân, İslâm, İhsân, Kıyâmet.
Şimdi “İslâm, îmân, ihsân merdiven basamağı gibi gidiyor, kıyametle ne ilgisi var?” gibi bir soru akla gelebilir. Çünkü Müslüman, hayâtını kıyamet aşısı ile yaşayan insandır. Çünkü İslâm’ımız da, îmânımız da, ihsânımız da kıyamette ortaya çıkacak. Bu üçü ile sıralanan veya bu üçü ile birlikte kuyumcu titizliğiyle işlenen hayâtımız, kıyamet günü semeresini almaya başlayacak.
Şöyle bir soru soralım o zaman kendimize:
“Acaba kıyamette Allâh’ın huzûruna hangi sıfatla çıkacağız?” Bizim için;
“Îmân etmişti ama hayâtında bu îmânın gerekleri yoktu, îmânı hakikate ermemişti, îmânı taklidî bir îmândı.” mı denecek? Veya:
“Müslümandı, namazını kılardı, orucunu tutardı ama içi boştu. Huşû yoktu, hudû yoktu, secdesinin farkında değildi, etrafında döndüğü Kâbe’nin farkında değildi.” mi denecek? Bir de:
“Bu kul ihsân hâlindeydi, bu kul kendisine verilen her nefesin farkındaydı.” şeklinde değerlendirilmek var.
Allâhu âlem, kıyamet bu sebeple gündeme geliyor. Yani her şeyimizin, her ânımızın mîzâna konacağı bir gün gelecek.
İşte kıymetli ağabeylerimiz, îmânın kemâle ermesi, İslâm’ın farkına varmak, böylece ihsân makamına ermek hedefleri bizim mânevî yolumuzdur.
“Rasûlullah Efendimiz zamanında bu mânevî yol var mıydı?” diye bir soru sorulabilir. Evet, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında ihsân vardı. Belki tasavvuf kelimesi yoktu ama dîni ihsân kıvamında yaşamak vardı. Asr-ı Saâdet tamamen bunun örnekleriyle doludur. Üstelik biz o zirve yaşayışlardan örnek almaya çalışıyoruz.
Meselâ o dönemde fıkıh diye, hadis diye ayrı bir şey de yoktu. Hanefîlik veya Şâfiîlik diye de bir şey yoktu. Akâid, Kelâm diye ayrı bir ilim de yoktu. Ama aynı zamanda hepsi vardı.
Akâidle ilgili bir mesele olduğu zaman ashâb-ı kirâm Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanına geliyor:
“–Yâ Rasûlallah, nasıl inanacağım?” diye soruyordu. Akâid’in ismi yoktu ama kendisi vardı. Fıkıhla ilgili bir mesele olduğu zaman sahâbî geliyor:
“–Yâ Rasûlallah, namazımı şöyle kıldım, namazım oldu mu?” diye soruyordu. Fıkhın ismi yoktu ama kendisi vardı.
Tasavvufun da ismi yoktu ama muhtevâsı elbette vardı. Ne olarak vardı? Zühd, takvâ, tebettül, inâbe olarak vardı. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri;
“Sahâbe döneminde tasavvufun adı yoktu, kendisi vardı; bugün ise kendisi yok, adı var!” diyor kaç yüzyıl sonra.
Bugün için de “Tasavvufun adı var ama kendisi ne kadar var?”ı sorgulamamız gerekiyor. İşte biz, o adı olan tasavvufun Rasûlullah (s.a.v.) zamanındaki tezâhürlerini günümüze ve gönlümüze taşıma gayreti içinde bulunmuş oluyoruz. Mânevî yoldan kastımız da budur.
Demek ki insan, bir kıyamet yolcusudur ve kıyamet için yaratılmıştır. Ufkumuz; îmân ile İslâm’ın, ihsân ile zirveleşmesi ve kıyamette Allâh’ın huzûruna muhsinler olarak çıkmaktır. Hayâtın her alanını, madde ve mânâsıyla, cesedi ve rûhuyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gibi yaşamaya çalışıp Allâh’ın râzı olacağı bir hâle ermektir.
Bu şuur hâlinin bir misalini sizlere hatırlatmak isterim. Abdullah ibn-i Mesud (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sohbetinde ulaştıkları noktayı şöyle haber verir:
“…Biz, yenilen lokmaların tesbîhini duyardık!” (Buhârî, Menâkıb, 25)
Kıymetli kardeşlerim!
Tasavvuf kelimesi bizim için çok bağlayıcı değildir. Eğer birisi bu kelimeye itiraz ediyorsa biz ona, “Kelime bir tarif içindir, biz sana işin özünü anlatalım.” diyebiliriz. Yani namazdaki huşûdan bahsedelim. Allah Teâlâ’nın sıfatlarını anlatalım.
Allah Teâlâ Semî’dir, Basîr’dir diyoruz ve inanıyoruz. “Allah Teâlâ işitir ve görür.” diyoruz. Fakat biz bütün hareketlerimizde Cenâb-ı Hakk’ın işittiğinin ve gördüğünün farkında mıyız?
Bize, “Cenâb-ı Hak Basîr midir?” dendiği zaman “Evet, O her şeyi görür.” diyoruz. Fakat hayâtımızın her alanında, meselâ öfkelendiğimiz zaman ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyor mu? Yoksa Allah Teâlâ’nın gördüğünü unutuyor muyuz? İşte gerçek mânâda îmân, bunu unutmamaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Zânî zinâ ederken mü’min olarak zinâ edemez!” (Buhârî, Mezâlim, 30.) buyuruyor.
Peki, kâfir mi oluyor o zaman? Hayır. O günahı işlediği zaman, sanki bir elbisenin üzerinden çıkması gibi îmân o kişiden ayrılıyor ve üzerinde bekliyor. Çünkü o zaman yaptığının farkında değildir. Hanefî mezhebine göre günâh-ı kebâiri diliyle inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz; o yine mü’mindir.
Kur’ân-ı Kerîm bize:
“Rabbin seni her an gözetlemektedir” (el-Fecr, 14) buyuruyor. Su içerken de bizi gözetliyor. Onun için ihsân derecesine ermiş, “Allah beni her an görüyor.” şuurundaki bir Allah dostunun su içmesi ile bizim su içmemiz arasında fark vardır.
Bendeniz Mûsâ Efendi’yi anlatırken hep naklederim: Mûsâ Efendi Hazretleri’nin yüz su içme fotoğrafını yan yana getirseniz hepsi birbirinin aynıdır. Yani iki resim arasında bir fark bulamazsınız. Çünkü Mûsâ Efendi hiçbir zaman suyu rastgele içmemiştir. Onun su içmesini bile seyretmek bize zevk verirdi. “Bu insan, içtiği suyla farklı bir şekilde buluşuyor.” diyorsunuz. Çünkü o suyu içen insan zâkirdir; o anda Allah ile kalbî bir buluşma hâlindedir.
İşte kıymetli kardeşlerim, bu yol bu şuura, bu hâle erme hâdisesidir. Tasavvuf budur. Erbâb-ı tasavvufun tâbiriyle; “Sadece davranışların değil, alınıp verilen nefeslerin bile farkında olmaktır.” Nefesin nasıl alındığının ve verildiğinin hesabını verecek şekilde yaşayabilmektir.
Denilebilir ki:
“Hocam, bu kadar kesâfet içinde böyle bir durum nasıl mümkün olur?”
Eğer insan doğru yolda ise ve azmederse olur.
Mûsâ Efendi (k.s.) ile seyahatlerimizde günün fâsılasız 18–20 saatini birlikte geçirdiğimiz oluyordu. Namazı birlikte kılıyorsunuz, yemeği birlikte yiyorsunuz, arabanın lastiği patlıyor, berabersiniz. Sadece kendisinin odasına çekildiği 3–4 saat birlikte olmuyorsunuz. Onun da 1–2 saatini içeride teheccüd ve tesbîhâtla geçiriyordu. Odasının haricindeki zamanı hep birlikte yaşıyorduk.
Futbolda bir tâbir vardır: “Oyundan düşmek.” Bunun bizim hayâtımızdaki karşılığı, kulluktan ve ihsândan uzaklaşmaktır. Evet, bizlerin zaman zaman düşüşleri oluyor. Meselâ trafikte kopuyoruz, bir arkadaşımız bize farklı baksa kopuyoruz, eve gittiğimizde ailemiz yemek hazırlamamış olsa veya pantolonumuzun ütüsü çift çizgi olsa kopuyoruz.
“İhsân hâlinden kopma hâlimiz ne kadar?” diye kendimizi test etsek, ne kadar çok olduğunu o zaman fark ederiz. Namazın içinde bile ihsândan kopuyoruz. Hatta namaza başlarken bile ihsânsız, şuursuz başlıyoruz. Meselâ Fâtiha’yı okuduktan sonra Öğle Namazı’na niyet etmek aklımıza geliyor.
Verilen nefesleri peteklere benzetiyorum. Arı önce petekleri yapıyor, sonra onları doldurmaya başlıyor. Tam doldurulmuş bir petek değerli oluyor. Bâzen bir peteği alıyorsunuz, yarısının boş olduğunu görüyorsunuz. Bizim her nefesimizin de tıpkı bir petek gözü olduğunu düşünürsek, bizler bu peteğin gözlerinin ne kadarını doldurabiliyoruz?
Günümüz 24 saat × 60 dakika × 60 saniye ise, her saniyeyi bir petek gözü kabul edersek bunun ne kadarını Hakk’ın istediği şekilde doldurabiliyoruz? Allah bize “Bu peteği doldurun.” diye vermiş. İbâdet ve iyilik hâlindeyken belki bu gözlerin bir kısmını doldurabiliyoruz ama esas mesele, devamlı bir şuur hâlinde olarak hayat peteğinin gözlerini doldurmaktır. Hiçbir iş yapmasanız bile, kalbiniz devamlı Allah ile beraberse peteğin gözü dolmuş oluyor.
Kendini önemseyen insan, şuurla yaşayan insan, her nefesinin farkında olan insan, ihsân makamında hayâtı yaşıyor demektir. İşte Mûsâ Efendi ile olan beraberliklerimizde, o Allah dostunun ihsân hâlinden hiç uzaklaşmadığını görürdük.
Îmânda Allâh’ın sıfatlarına inanmaktan bahsetmiştik. “O görür ve işitir.” diye inanırız ama uygulamayız demiştik. Onun da ileri safhasında:
“…Nerede olursanız O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4.) diyorsunuz.
Daha ileri gittiğinizde:
“O bana şah damarından daha yakındır!” (Bkz. Kàf, 16.) diyorsunuz.
Daha ileri gidiyorsunuz, artık mesafeler kalkıyor:
“O beni seviyor.” (Bkz. el-Mâide, 54.) diyorsunuz.
İşte ihsân dediğimiz hâdise, bu kıvama, bu hâllere doğru bir yolculuktur.
Cibril Hadîsi’nde şöyle geçiyordu:
“Sen O’nu görmesen de O seni devamlı olarak görmektedir.”
Mesele, O’nun bizi gördüğünün farkında olmaktır. Bütün mesele budur.
Rivâyete nazaran bir vâiz kürsüde kabir ahvâlini anlatmaktaydı. Cemâatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz, sohbetinin sonuna doğru Cenâb-ı Hakk’ın kabirde soracağı suallerden bahisle:
“İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını mülkünü nerede harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!.. Bunlar sorulacak, şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.
Bu kadar teferruata rağmen meselenin özüne dikkatin çekilmemesi üzerine Şiblî Hazretleri vâize seslendi:
“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimini unuttun! Allâh Teâlâ soracak ki: Ey kulum! Ben seninleydim, sen kiminleydin?”
Aldığımız, verdiğimiz nefesler bize toptan verilmiyor. Sevgili kardeşlerim, bunun altını çiziyorum. “Sana 60 yıllık ömür ve şu kadar nefes verdik.” denmiyor. Her nefesimizde ilâhî ikrâma mazharız. Her nefesimiz O’nun tarafından bilinerek ve görülerek veriliyor. O anda bir ilâhî irâde bizim için tahakkuk ediyor.
O zaman O, her nefeste bizimle! Bizim de her nefesin farkında olmamız ve her nefese O’nun istediği güzellikleri yüklememiz gerekiyor. Kısacası tasavvuf budur.
İhsân, Allah ile beraberliğin bir şuur hâline gelmesi ise, bütün ameller de bu beraberliğin temini içindir. Namaz kılarken “Allâhu ekber” dedikçe O’nunla beraberliğe yaklaşmak istiyoruz.
“Men çigûyem, tamburem çigûyed: Ben ne söylüyorum, tamburam ne söylüyor?”
Bâzen biz bir şeyler söylüyoruz ama kalbimiz sözümüzle bir değil. Söylediğimizin biz de farkında değiliz.
İbadetlerin hepsi; namazı, orucu, haccı, zekâtı, hepsi Allah Teâlâ ile birlikte olmanın temrinleri, alıştırmalarıdır.
Bu beraberliğin önünde iki engel vardır: Biri nefs, içimizde; diğeri şeytan, dışımızda.
Şeytan dışarıdan üfler. Kur’ân-ı Kerîm’in son sûresinde: “O sinsi vesvesecinin şerrinden” (Nas suresi 4) buyuruluyor. Hannâs, üfleyip kaçan demektir. Hani yaramaz çocuklar vardır; bir duvarın arkasına gizlenir, sizin camınıza taş atar. Nereden geldiğini bilemezsiniz. Şeytan da böyle, bizim içimize bir vesvese atar ve biz onun nereden geldiğini bilemeyiz. Belki uzun müddet onunla oyalanır dururuz.
Geçen gün bir kitapta çok güzel bir tâbir okudum: “İç gevezelik.” İç gevezelik nedir? İçimizde dolaşan olumsuz fikirlerdir. Dilimiz belki oynamıyor ama içeride bir mücadele başlıyor. Tartışmalar, zanlar, hasetler vesâire… Havâtır, vesvese dediğimiz bu tür fikirler hep Allah ile bizim aramıza giren perdelerdir.
Bir de nefs var; insanoğlunun kendisiyle yaratıldığı şey.
Peki nefs ne yapıyor? Nefsin iki oyunu var. Birincisi hayırla, güzellikle insanın arasına girmektir. İkincisi de insanın önüne şer oltaları, günah oltaları atmaktır. Dünya zevklerine davet ederek onu Rabbinden uzaklaştırmak.
Mânevî eğitim, bu iki engelin aşılarak insanın Rabbine vâsıl olmasıdır. Allah Teâlâ’nın dostluğunu kazanmaktır.
Bu yolun temellerine gelince, onu da şu hadîs-i kudsî ile ifâde etmek isterim:
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum…” (Buhârî, Rikàk, 38. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 16; Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347.)
Bazı rivâyetlerde şu ilâve vardır:
“…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248.)
Bu yolculuk, farzların ifâsı ile başlar. Farzlar ifâ edilmeden mânevî yolculuk başlamaz. Başlasa da zemini olmaz, temeli ve neticesi olmaz. Câmia olarak mânevî yolumuzun birinci maddesi farzlardır. Götürdüğü yer ise Allah dostluğudur.
Her İnsan Allâh’a Dost Olabilir mi?
Her insan Allâh’a dost olabilir mi? Evet, her insan için dostluk kapısı açıktır. İrşad makamı için ayrı bir seçilmişlik gerekiyor ama Rabbimiz dostluk kapısını herkese açıyor.
Allah Teâlâ mü’minlerle olan ilişkisini Bakara Sûresi 257. âyette şöyle beyân ediyor:
“Allah mü’minlerin dostudur…”
Yani Allah Teâlâ sanki soruyor: “Ben senin dostunum, sen de Ben’im dostum musun?” Soru bu. Allah Teâlâ bize kendini dost olarak takdim ediyor. Peki biz O’nun dostu muyuz?
Dostluk; sıfat birliği, bakış açısının beraber olmasıdır. Her mü’min Rabbiyle olan ilişkisini bu âyet-i kerîmenin ışığında değerlendirmelidir.
Yûnus Sûresi’nin 62–63. âyetlerinde de şöyle buyrulur:
“Dikkat edin! Allâh’ın dostları için hiçbir korku ve hüzün yoktur. Onlar îmân eden ve takvâ sahibi olanlardır.”
Îmân edip takvâya yürüyüşü olan mü’minler, Allah dostlarıdır.
Biz genellikle irşad vazifesi olanlara Allah dostu diyoruz. Evet, onlar birer Allah dostudurlar; ama Allah dostluğu mürşidlikle sınırlı değildir.
İbrahim Desûkî Hazretleri: “Allah dostluğu kapısı hiç kapanmadı.” buyuruyor. Yani o kapı hep açık ve bütün kullar o kapıdan girmeye davetlidirler. O hâlde önümüzde Allâh’a dost olma kapısı var.
O kapıdan girmek için ise dört şey gerekiyor:
Birincisi: İrâde.
İçimizde şöyle bir irâdenin oluşması gerekiyor: Madem O benim dostumdur, ben de O’na dost olmalıyım. Yani ben o dostluğu kazanmak için gerekli bedeli ödemeye hazırım. Onun için mürîd, kendi irâdesini ortaya koyarak yola çıkan insan demektir.
“Mü’min”, “mürîd” olunca sonunda “murâd” oluyor; Allâh’ın istediği kul oluyor.
Tâlip, istekli demektir. “Tâlip” olunca “matlûb” olunuyor. Yani Allah tarafından talep edilir hâle geliyor.
“Habîb” olunca “mahbûb” oluyor. Yani sevince seviliyor.
“Zâkir” olunca “mezkûr” oluyor. Zikreden olunca zikredilen olunuyor.
Allah Teâlâ âyet-i kerîmede:
“Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim…” buyuruyor.
Yani sen Allah Teâlâ’yı ne kadar zikredersen, Allah Teâlâ da seni zikrediyor. Ne kadar büyük bir müjde, ne kadar büyük bir şeref!
“Râzı olursan”, “râzı olunan” oluyorsun. Âyet-i kerîmede:
“…O Allah’tan râzı, Allah da ondan râzı!” buyruluyor.
Attığımız hiçbir adım Rabbimiz tarafından karşılıksız bırakılmıyor.
Bir kudsî hadiste buyuruluyor:
“Kul(um) Bana bir karış yaklaştığı zaman, Ben ona bir arşın yaklaşırım; o Bana bir arşın yaklaşınca Ben ona bir kulaç yaklaşırım; o Bana yürüyerek geldiği zaman, Ben ona koşarak varırım.” (Buhârî, Tevhîd 50. Ayrıca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1; Tirmizî, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58.)
Böyle bir Rabbimiz var. Tasavvuf dediğimiz hâdise de böyle bir yolculuktur, kıymetli kardeşlerim.
İkinci olarak, irâdeden sonra o yolla ilgili bilgi gerekiyor.
Üçüncü olarak rehber gerekiyor.
Dördüncü olarak ise kılavuzdan sonra çevre gerekiyor.
Kısacası, irâdeyi ortaya koyduktan sonra kazandığımız bilgileri hayırlı bir çevre içinde hayâtımıza aktarmamız için bir kılavuz ile bu mânevî yolda yürüyüşümüzü gerçekleştiriyoruz.
Bizlerde —elhamdülillâh— bu imkânların hepsi var. Bilgiyi alıyoruz, çevremiz ve kılavuzumuz da var. Geriye ciddi bir irâde kalıyor. Elhamdülillâh, irâdelerimiz de var ki buradayız. Bu irâdeyi güçlendirmemiz gerekiyor.
Bu mânevî yolun temellerindeki ana çizgiyi özetleyelim:
- Sahih bir akîde,
- Düzgün bir amel-i sâlih,
- Fıkıh bilgisi ve
- Sûfiyye yoluna giriş.
Bu Yolun Başı Şerîat, Sonu İhsândır
Son olarak “Âdâb” kitabından, bütün bu konuşmaların hülâsâsı diyebileceğimiz bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum:
Şeyh Muhammed Murad el-Özbekî, “Risâle”sinin başında der ki:
“Allâh’ın mahlûkatı yaratmasındaki sır ve en büyük gâye; İslâm’ın, îmânın ve ihsânın kemâliyle hakîkate ermektir. Bu, hakka’l-yakîn mertebesidir. Bu da, hakikat ehli bir mürşid-i kâmilin huzûrunda in’ikâs yoluyla bütün varlığını Allâh’a kulluğa vakfetmekle gerçekleşir. Eğer mürşid-i kâmille beraber bulunamıyorsa, onunla beraber bulunanlara sevgi besleyip sohbetlerine devam etmekle gerçekleşir.
Bu güzellikler, mürşid-i kâmilin mücellâ kalp aynasından onunla beraber olanlara böylece geçer. Sâlik in’ikâs yoluyla yetişir ve mürşidinin rengine boyanır. Baştan başa bütün sûfîler bu yolla yetişmişlerdir.
Bilhassa bu noktaya dikkat edilmesini isteriz: Mürşidin terbiyesinden, ona en fazla sadâkat gösteren en fazla istifâde eder. Bu da, sâlikin Allâh’ın zâtına olan muhabbetinin cezbesi kadardır.
Bu yolun sonu, başında dürülüdür. Nakşbendî büyüklerinin yolu bugüne kadar böyle gelmiştir. Onlar hakikate ermek için sünnet-i seniyyeyi azîmetle yaşarlar. Bid’atleri tamamen, ruhsatları güçleri yettiğince terk ederler ve kendilerini dâima huzurda bilirler.
Kalplerine feyzin aksetmesi için kendilerini bu yola vakfederler. Onlar, Rasûl-i Ekrem’in sünnetine şartınca ittibâ eder ve onun rengine boyanmak için bütün varlıklarını verirler. Gözlerini, gönüllerini her şeyden çekerek bütün varlıklarıyla bu yola koyulurlar.
Neticede mürşidlerinin hâlleri onlarda tecellî eder, zevkine ererler, yolun tadını alırlar. Allâh’ın bu kopmaz ipine sımsıkı sarılanlara ne mutlu!
Nakşbendî tarîkati, ashâb-ı kirâmın yolu olup Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in koyduğu esas üzerinedir. Nakşbendiyye büyükleri bunun üzerine ne bir şey ilâve etmişler, ne bir şey eksiltmişlerdir.
Rasûlullah’ın sünnetlerini aynen muhâfaza edip Allâh’a vuslat yoluna koyulmuşlardır. Vuslat, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Sünnet’ine azîmetle bağlanarak, her hâlinde bid’atlerden ve kudreti yettiğince ruhsatlardan sakınarak zâhiren ve bâtınen kulluğunu devam ettirmekle gerçekleşir.
Âdetlerinde, ibâdetlerinde ve muâmelelerinde her zaman kendini Allâh’ın huzûrunda bilerek devamlı olarak sünnete tâbî olanlar buna nâil olurlar. İn’ikâs ve insıbağ tarîkı budur.
Bağlılığın sağlam olması şarttır. Bunun temeli muhabbettir. İnsanın kendi içinde devam ettirdiği bu mücâdele ve mücâhede, onu kemâle erdirecektir.
Bu yola girdikten sonra feyz alma konusunda ihtiyarlar ve çocuklar, diriler ve ölüler müsâvîdir. Yani gösterilen âdâba riâyet eden hiçbir kimse feyizden mahrum kalmaz.
Bu yolun sonu başında, başı sonunda dürülüdür. Yeter ki sâlik, zâtî muhabbetin cezbesine tutulmuş olsun! Hazret-i Sıddîk-ı Ekber (r.a.)’ın efdaliyyeti bundandır.
Bu yolun iki temeli vardır. Kime bu iki şey verilmişse ona her şey verilmiştir:
Birincisi, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine tam sarılmak;
İkincisi, mürşid-i kâmile muhabbet etmektir…
Ey kardeşim! Bu mübârek yolun büyüklerinin terbiyesine irâdesini teslim etmiş bir Hak yolcusu olarak bu yola girdiysen, muhakkak sûrette onlara tâbî olacak ve emirlerine karşı gelmekten sakınacaksın!
Bu seni, onların kemâlâtı ile kemâle ermeye hazırlayacak, onların hâlleriyle müşerref kılacak ve saâdete erdirecektir.
Bunun için, önce Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat îtikâdına göre îtikâdını düzeltmelisin!” (Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, s. 18-20)
Şunu anlıyoruz ki bizim Allâh’a vâsıl olma, ihsânı bulma yolu dediğimiz veya tasavvuf, zühd, takvâ dediğimiz yolun ilk adımı, akîdenin düzgün olmasıdır. Çünkü tasavvufa da sonradan tasavvuf adı altında yanlış şeyler girmiştir. Allâh’a ait tasarrufların kula izâfe edildiği, kulun hakkı olmayan şeylerin kula izâfe edildiği gibi yanlış telâkkîler zaman zaman olmuştur.
Hani “Aşk insanı kör ve sağır eder.” derler ya! O mânevî sarhoşluk içinde şatahât dediğimiz şeyler zuhur etmiş olabilir. Bu yüzden biz, önce şerîatten sorumluyuz.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Şerîatten sorumluluğumuz, tarîkatten de ecrimiz var.” (Mektûbat, c.1, no: 48.)
Devam edelim:
“Sonra dînin hükümlerini; farz, vacip, sünnet, mendup, helâl, haram, mekruh ve şüpheli şeyleri, kısaca fıkhını ve ilmihâllerini öğrenmelisin!
Ondan sonra sofiyye yoluna girmelisin!” (Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, s. 20.)
Yolun ana esaslarının ilk maddesi, farzlara dikkat etmek, sünnetleri gücümüz yettiği kadar yapmak, haramlardan ve mekruhlardan kaçınmaktır.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
“Evlâ olanı gözetmek, tenzîhen de olsa mekruhlardan sakınmak; zikir, fikir, murâkabe ve teveccühten kat kat üstündür. Ya bir de tahrîmen mekruh olursa nasıl olur!
Evet, zikir, fikir, murâkabe ve teveccühü bunlara riâyetle birleştirebilirse o kimse büyük bir kurtuluşa nâil olmuştur. Gerisi boşa kürek çekmek olur.” (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbâtı Rabbânî, İstanbul: Semerkand, 2013, I, 187, no: 29.)
Âdâb kitabının yazarı Muhammed bin Hânî Hazretleri, bölümün sonunda diyor ki:
“Bu yol en yakın yoldur. Bu yol en sağlam yoldur. Gecesi bile gündüzü gibi aydınlık ve açık bir yoldur. Soğuk ve tatlı su gibi berrak bir yoldur. Her türlü münkirin inkârından ve saptırmasından temizlenmiş, tertemiz bir yoldur. Ne kadar söz söylesek bu nurlu yolun yüksek vasıflarını saymakla bitiremeyiz.
Allah Teâlâ bize Cennet ehline içireceği kaplardan içirsin. Bu ilimlerin sırlarını öğrenmekle bizleri mükerrem kılsın. Haddini bilip büyük söylemeyenleri, hakkı bilip ona tâbî olanları rahmeti içine alsın. Allah dünyada bizi Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in ve O’nun yolundan gidenlerin izinden ayırmasın! Âhirette de onların livâları (sancakları) altında haşreylesin. Âmin.” (Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, s. 21-22.)
Muhammed bin Hânî Hazretleri biraz önce:
“Allah dünyada bizi Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in ve O’nun yolundan gidenlerin izinden ayırmasın!” buyurdu.
Takvâ Üzere Bir Mânevî Yolculuk
Bütün bu sohbetleri bir Allah dostunun gölgesi altında yapıyoruz. Bizim bir kılavuzumuz, mürşidimiz, rehberimiz var. Onların güzel insan olduğuna inanmışız ve onlarla beraber bir yolculuğa çıkmışız. O Sâmî Efendi’ydi, o Mûsâ Efendi’ydi, şimdi de Osman Efendi üstâzımız.
Sohbetimizi Muhterem Osman Nûri Topbaş Üstâzımız’ın birkaç cümlesi ile tamamlamak istiyorum. Meclisimizin son sözü onun sözü olsun:
“...Bin bir imtihan tecellîleri içinde yaşadığımız şu âhir zamanda, ashâb-ı kirâmdaki likâullah aşk ve vecd neşvesine ulaştırıcı bir vesîle olarak İslâm’ın azamet ve büyüklüğünü, bilhassa mânevî perspektiften en doğru şekilde ve lâyıkıyla idrâke ve bu idrak ile yaşamaya ne kadar muhtacız.
İslâm’ın o yıkılmaz rûhâniyet kalesinin kapılarını kasten veya affedilmez bir gafletle düşmana aralamak isteyen âlim kisveli hidâyet mahrumlarının cirit attığı günümüzde, bu ihtiyacın Asr-ı Saâdet aşk ve vecdiyle yeniden ihyâsı daha da bir ehemmiyet arz etmektedir.
Zira İslâm’ın rûhâniyet ve hakikatinden mahrûmiyet, Sırât-ı Müstakîm çizgisini zedelemekte ve beşeri, dalâlet ve gaflet yollarında bin bir tuzakla helâk etmektedir.
Bu itibarla Müslümanın, İslâm’ı mâneviyat ve rûhâniyet ufkunda, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmek düstûruyla, takvâ üzere yaşaması zarurîdir.” (Osman Nûri Topbaş, İslâm, Îmân, İbâdet, İstanbul: Erkam Yayınları, 2000, s. 11)
Allah Teâlâ buyurur:
“Ey îmân edenler! Allâh’a karşı nasıl takvâ sahibi olmak gerekirse öyle takvâ sahibi olun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)
“Son ve mükemmel âhir zaman dîni İslâmiyet olduğundan, takvâ ve İslâm’ın şartlarını huşû ile îfâ edebilmek; Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ve ashâbının gönül âleminden nasip alarak îmânın heyecanını yaşayabilmekle mümkün olacaktır. Zira îmân, din ışığının kalbe girmesinden ibâret bir hayattır ki, Allâh’ın nûru içinde yaşamaktır. Takvâ ise gönüllerin bir nazargâh-ı ilâhî hâline gelmesidir. Güzel ahlâk, ibâdet, hayr u hasenât hep takvâ tezâhürleridir.” (Osman Nûri Topbaş, İslâm, Îmân, İbâdet, s. 11)
Cenâb-ı Hak bizim mânevî yolculuğumuzu da bu güzel hâllere ve mertebelere ulaştırsın. Takvâ üzere yaşamayı ve son nefesimizi de O’nunla vermeyi bizlere nasip eylesin, muhterem kardeşlerim.
Âmin. Lillâhi’l-Fâtiha…
Kaynak: Abdullah Sert, irfan Sohbetleri, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!