İlâhî Ahlâktan Hisse Almanın En Güzel Yolu Ne?

Hak dostları bize ilâhî ahlâkı nasıl öğretiyor? Hak dostlarının affedicilik ile merhamet örneklerinden ne kadar hisse alabiliyoruz?

Rabbimizin “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarından hisse alan Hak dostları, Allâh’ın kullarından kendilerine karşı vâkî olan hatâ ve kusurlara aynıyla karşılık vermek veya onları cezâlandırmak yerine, affetmeyi tercih ederler. Zira bu, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara gösterilen en güzel bir muhabbet ve merhamet tezâhürüdür. Yani Allâh’ın affına nâil olma ümîdiyle, suçluya karşılık verme hususunda kendi nefsini aradan çıkarıp onu ilâhî affa muhâtap kılabilme olgunluğudur.

HAK DOSTLARININ GÖNÜL İNCELİĞİ BİZE İLÂHÎ AHLÂKI NASIL ÖĞRETİYOR?

Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri ve Affedicilik Örneği

Kullarını affede affede, Allâh’ın affına lâyık olabilme ümîdinin bir neticesidir. Bu hakîkati şu kıssa ne güzel îzah etmektedir:

Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, kendisine karşı edepsizlik yapan birine kızmayıp, onu tebessümle karşılamıştı. Fakat o edepsizliği yapan kimse büyük bir derde düşüp helâk olacak duruma geldi. Hatâsını anlayıp tevbe etti. Nakşibend Hazretleri, o adamın evinin önünden geçerken içeri girip hâl-hatırını sordu. Ardından da:

“–Allah Teâlâ şifâ vericidir, korkma, iyileşirsin inşâallah!” dedi.

O kimse bu söz üzerine büyük bir nedâmetle:

“–Efendim! Size karşı edepsizlik ettim, hatırınızı incittim, beni affediniz.” dedi.

Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri buyurdu ki:

“–Kalbimiz o zaman incindi. Fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin, yol göstericilerin kılıcı, kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Fakat mürşid merhamet sahibidir. Kimseye kılıç vurmaz. İnsanlardan sadece belâsını arayanlar gelip kendilerini o kılıca çarparlar.”

Hak Dostlarının Gönül İnceliği ve İlâhî Ahlâk

Mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakıldığında, insanların sıkıntı ve meşakkatlerine katlanmak da kolaylaşır. Daha affedici, merhametli ve müsâmahakâr davranılır. Zira ilâhî ahlâk bunu gerektirir. Nasıl ki Rabbimiz, sonsuz rahmetinin muktezâsı olarak, bu dünyada kendisine isyan edenlere bile sabredip onlara sayısız nîmetler bahşederek rızıklarını veriyorsa, onları affetmek için pek çok fırsat tanıyorsa, onların hâllerini ıslah edip cennete girmelerini istiyorsa; ilâhî merhamet menbaından feyizlenen Hak dostları da insanları affeder, doğru yolu bularak Hakk’ın rızâsını kazanmaları için samimiyetle gayret gösterirler. Hiçbir zaman hodgâm olmaz; infâk ehli, diğergâm ve herkesin iyiliğini düşünen bir müslüman şahsiyeti sergilerler.

Yine kâmil bir mü’min, Hakk’ın muhtaç ve muzdarip kullarını gördüğünde hemen nefis muhâsebesine yönelerek; “Ben onların durumunda, onlar da benim durumumda olabilirdi.” diye düşünür, onların derdini kendi derdi bilir. Zira sadece kendini düşünüp nemelâzımcı bir tavırla diğer insanlara karşı duyarsızlaşmak, asla müslümanın ahlâkı olamaz.

Mahlûkâta Merhamet ve İnsana Karşı Sorumluluk

Şeyh Sâdî, Bostan adlı eserinde şöyle bir kıssa nakleder:

“Bir gece Bağdad’ın yarısı yanmıştı. O sırada birisi:

«–Çok şükür, bu yangın bizim dükkânımıza zarar vermedi!..» dedi.

Cihan görmüş birisi ona şu karşılığı verdi:

«–Ey menfaatperest adam! Sen yalnız kendini mi düşünürsün? Koca bir şehir yansın da senin evin kurtulsun, bu hoşuna gider mi? İnsanların açlıktan karınlarına taş bağladıklarını gören kimse, eğer taş yürekli değilse, midesini dolduramaz! Bir fakirin açlıktan kan yuttuğunu gören vicdanlı bir kişi, ağzına aldığı lokmayı nasıl çiğneyebilir?.. Merhametli yolcular konak yerine vardıklarında, yolda kalanlar gelip yetişmedikçe uyuyamazlar. Diken taşıyan kimsenin merkebi çamura battığı zaman, pâdişahların gönlü muzdarip olur.»”

İşte gönül sultanlarının hâli de böyledir. Onların hassas yürekleri, değil varlıkların en mükerremi olan Âdemoğlunun, herhangi bir mahlûkun bile eziyet görmesinden son derece müteessir olur.

Peygamber Efendimizin Hayvanlara Karşı Merhameti

Rahmet Peygamberi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir koyunu kulağından çekerek boğazlamaya götüren birine rastlamıştı. Gönlü buna râzı olmadı. Hemen müdâhale ederek:

“–Hayvanın kulağını bırak da boynunun kenarından tut!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yolda bir grup insana rastlamıştı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:

“–Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin. Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

Bu nebevî beyanlar, mahlûkâta bakış hususunda ne kadar da muhteşem bir gönül ufku telkin etmektedir. Ayrıca insanların vicdânî hassâsiyetlerden uzaklaştığı, maddenin sultasında yaşadığı ve vahşette sırtlanları geçtiği bir devirde, hayvanlara dahî bir hukuk ihdâs edilerek haklarının muhâfaza altına alınması; İslâm’ın nasıl bir hak, adâlet, şefkat ve merhamet tevzî ettiğinin şâheser bir misâlidir.

Hak Dostlarından Günümüze İlham Veren Merhamet Dersleri

Nitekim Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin de bir katırı vardı. Onu pazarda çalıştırır, gelen parayla ihtiyaçlarını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün her zamankinden fazla para getirdi. İşçisine:

“–Bugün niçin böyle fazla para geldi?” diye sorduğunda;

“–Pazar kalabalık ve bereketliydi.” cevabını aldı. Lâkin aldığı cevaptan tatmin olmayan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri işçisine:

“–Hayır, öyle değil! Sen katırı çok çalıştırıp yormuşsun. Katırı, üç gün dinlendir.” tâlimâtını verdi.

Yine Hak dostlarından Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, Allâh’a muhabbetinin şiddetiyle rûhen o kadar hassaslaşırdı ki, Yaratan’dan ötürü yaratılanlardan her birinin ıztırâbını sînesinde hissederdi. Bu Hak dostu bir gün, dövülmekten dolayı arkasından kan boşanan bir merkep gördü. O anda Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin de baldırlarından kan sızmaya başladı.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın gönlünde, mahlûkâtın ilâhî bir emânet olduğu ve müslümanın gücünün yettiği her şeyden mes’ûl bulunduğu şuuru öylesine yer etmişti ki; “Dicle kenarında bir koyun suya düşüp boğulsa, Allah onun hesâbını Ömer’den sorar.” diyecek kadar gönlü merhametle incelmişti.

Hak dostlarından Süfyân-ı Sevrî Hazretleri de, mahlûkâta karşı çok merhametliydi. Bir gün çarşıda bir kuş gördü ki, kapatıldığı kafeste ötüp duruyordu. Onu satın alıp salıverdi. Bu kuş her gece Süfyân-ı Sevrî’nin evine gelir, namaz kılarken onu seyrederdi. Bâzen de omzuna konardı. Vefât ettiğinde yine geldi. Bulamayınca kabrine gidip üstüne kendini attı ve orada öldü. O esnada hâtiften bir ses işitildi:

“Allah Teâlâ’nın mahlûkuna olan merhameti yüzünden, Süfyân’a Allah Teâlâ çok merhamet etmiştir.”[1]

Bâzen, çok basit ve önemsiz gibi görünen küçük bir iyilik, Cenâb-ı Hakk’ın merhametini o kadar celbedebilir ki, büyük ikram ve lûtuflara vesîle olur. Bu yüzden önemsiz zannedilen küçük hayırlara da bîgâne kalmamak gerekir. Zira insanın dünyâda da ukbâda da büyük-küçük her hayrın mânevî yardımına ihtiyacı vardır.

Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- Şam’da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve:

“–Sen, Hazret-i Peygamber’in dostu olduğun hâlde, ağaç dikmekle mi meşgul oluyorsun?” diyerek şaşkınlığını ifâde etti.

Ebu’d-Derdâ Hazretleri, yapmakta olduğu işi küçümseyen o kimseye şu cevâbı verdi:

“–Dur bakalım, hakkımda böyle rastgele, çarçabuk hüküm verme! Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim:

«Bir kimse ağaç diker de o ağacın meyvesinden bir insan veya Allâh’ın mahlûkâtından herhangi bir varlık yerse, bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.»” (Ahmed, VI, 444)

Tabiî bunun aksine bitkilere ve diğer canlılara zarar vermek de vebâli mûcip bir davranıştır. Nitekim ecdâdımız bunu; “Yaş kesen, baş keser.” diyerek veciz bir sûrette ifâde etmişlerdir.

İslâm toplumlarında Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet düstûrunun devamlılık arz ederek müesseseleşmesi, vakıfları meydana getirmiştir. Gâye, bütün mahlûkâtın muhtaç olanlarına cömertçe ikramda bulunmak, onlara şefkat ve merhametle yaklaşarak Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanabilmektir.

Mübârek ecdâdımızın -tespit edilebildiği kadarıyla- yirmi altı bin küsur vakıf kurarak insandan hayvanâta ve hattâ nebâtâta kadar hizmet götürmeleri ve bütün mahlûkâtı ilâhî bir emânet telâkkî etmeleri, bugün sahip olmamız gereken en mühim vicdânî vazifelerimizden birini hatırlatmaktadır.

Çünkü İslâm ahlâkına göre, insana musahhar kılınmış olan bütün mahlûkat, ilâhî bir emânettir. Onlar da kıyâmet günü diriltilerek haksızlık gördükleri insanlardan haklarını alacaklardır. Bu bakımdan bilhassa günümüzde, renklerini seyretmek, tatlı şakımalarından haz almak gibi bahânelerle kafeslere hapsedilen kuşların veya akvaryumlara mahkûm edilen çeşitli balıkların, yarın kıyamet hesabı olarak insanın karşısına çıkacağı unutulmamalıdır. Bunlardan daha beteri de, ekin köklerini temizlemek için yakılan tarlalarda sayısız mahlûkun telef edilmesidir. Yine birçok yerde yapılan deve, boğa ve horoz dövüşleri gibi vahşetler de, ilâhî mîzanda kişinin karşısına çıkacak ağır vebâllerdendir.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, varlıklar içinde Âdemoğlunu tekrîm etmiş, onun şânını yüceltmiş ve her şeyi onun emrine musahhar kılmıştır. Bu bakımdan her şey, ona emânettir. O, denizde, karada ve havada bulunan bütün varlıklardan -tâkati ölçüsünde- mes’ûldür. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz!” (et-Tekâsür, 8)

Dolayısıyla, canlı-cansız bütün mahlûkâta iyi davranmak; geçici bir süreliğine tasarrufumuza emânet edilmiş olan nîmetleri israf etmeden, saçıp savurmadan, sırf nefsimize hasretmeden, nezâket, hassâsiyet ve hürmetle kullanmak; onları bize bahşeden Rabbimize muhabbet ve tâzîmin açık bir nişânesidir.

Merhum Üstâdımız Mûsâ Efendi Hazretleri’nin giyim-kuşamından, yiyip-içmesine, hattâ bir bardağı tutuşuna kadar her hâl ve hareketinde göze çarpan incelik, nezâket ve zarâfet de; yaratılmış her şeyi ilâhî bir emânet görme hassâsiyetinin fiilî bir ifâdesiydi. Yine bu cümleden olarak, ihtiyaç sahibi mü’minlere gösterdikleri ihtimâma ilâveten, civarlarında barınan kedileri, köpekleri ve hattâ bahçesi üzerinden uçan martıları ve güvercinleri dahî, ikram ve ihsanlarıyla, engin merhametlerinden nasiplendirmeye gayret ederlerdi.

Merhametli bir mü’min, amel defterini hayırlarla doldurabilmek için, hayat sermâyesini en verimli bir şekilde kullanıp karşısına çıkan her türlü hayır imkânını değerlendirme gayreti içinde olur. Zira Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu gibi:

“Dünya, mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz, sermâyeleri; sâlih ameller, ticâret malları; cennet, kazançları; cehennem de zararlarıdır.”

Yani insanın önünde iki yol var: Saîdlere cennet, şakîlere cehennem. Ukbâdaki şakîliğin dünyâdaki en bâriz alâmeti ise “merhametsizlik”tir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Merhamet, ancak şakî olanın kalbinden alınır.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Birr, 16/1923)

Dipnot:

[1] Evliyâlar Ansiklopedisi, c. 11, sf. 65, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1993.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

GÜZEL AHLÂKIN TEMELİ

Güzel Ahlâkın Temeli

MÜ'MİN İLÂHÎ AHLÂKLA NASIL AHLÂKLANIR?

Mü'min İlâhî Ahlâkla Nasıl Ahlâklanır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle