İddet ile İlgili Özel Durumlar

Zina veya batıl evlilik durumunda kadına iddet gerekir mi? İddet ile ilgili özel durumlar.

İslam hukukuna göre iddette özel durumlar.

İDDETTE ÖZEL DURUMLAR

Boşama İddetinin Ölüm İddetine Dönüşmesi

Ric’î talakla boşanan kadın, iddet beklerken kocası ölse, iddeti “ölüm iddeti”ne dönüşür. Çünkü ric’î talakla boşanan kadın iddet süresince evlilik bağı altında sayılır ve kocasının ölümü ile önceki iddet ve iddet nafakası düşer.

Koca, eşini bâin (kesin) talakla boşar ve eşi iddet beklerken de kendisi vefat etmiş bulunursa, bu durumda onun iddeti ölüm iddetine dönüşmez ve boşama iddetini tamamlamakla yetinir. Çünkü bâin boşama sonunda kocası ile evlilik bağı kesilmiştir.[1]

İki İddetten Uzun Süreli Olanı Esas Almak

Ölüm hastası olan koca, karısını mirastan mahrum etmek için boşar ve eşi iddet beklerken de kendisi vefat etmiş bulunursa, kadın boşama veya ölüm iddetinden hangisinin süresi daha uzun ise bu iddete tabi olur. Şöyle ki; kocasının ölüm tarihinden itibaren dört ay on gün bekler, eğer bu süre içinde ay hali olmamışsa, bundan sonra üç ay hali oluncaya kadar iddete devam eder. Çünkü kadın, boşamayı kötüye kullanan kocasından miras alınca, evliliklerinin hükmen devam ettiği kabul edilir. Bu görüş Ebû Hanîfe, Muhammed eş-Şeybânî ve Ahmed İbn Hanbel’e aittir.

İmam Ebû Yûsuf, Şâfi ve İmam Mâlik’e göre ölüm hastasının boşadığı böyle bir kadın iki iddetten uzun olanını değil, boşama iddetini beklemekle yetinir. Çünkü kocası ölmüş olup, artık kadın onun karısı sayılmaz, sadece kötüye kullanılan bir haktan dolayı miras hakkı söz konusu olur.[2]

Evlilik Dışı Cinsel Temasta İddet (istibrâ)

İstibra; temizlenmek ve temize çıkmayı istemek demektir. Bir fıkıh terimi olarak ise; evlilik dışı cinsel birleşmede, kadının evlenmek istemesi üzerine gebe olup olmadığının anlaşılması için beklemesi gereken süreyi ifade eder.

Kadın evlilik dışı cinsel birleşme sonucu gebe kalmış olur ve suç ortağı erkekle evlenmek isterse iddete tabi olmayıp, beklemeden evlenebilir. Hatta doğacak çocuğun nesebini korumak ve toplum nezdinde kadını da büyük sıkıntılardan kurtaracak olan böyle bir evlilik fakihlerce iyi görülmüştür. Ancak kadın, doğacak çocuğun babası olmayan başka bir erkekle evlenmek isterse doğuma kadar beklemesi gerekir mi?

Hanefî ve Şâfiîlere göre böyle bir kadının yabancı bir erkekle evlenmesi de geçerlidir, ancak cinsel temasın doğuma kadar geciktirilmesi gerekir. Çünkü bir süre cinsel birleşmede bulunmasa bile, bir erkeğin sevdiği bir kadınla evlenmesinde yararı vardır. Üstelik zina ithamı altında bulunan bir kadını bu sıkıntıdan kurtaracağı için ecir alacağı da umulur. Nitekim Hanefîlere göre ihramlı kişilerin hac sırasında akdedecekleri nikâh geçerli olup, cinsel temas ihram sonrasına geciktirilir. Bu da onun gibidir.

İstibra, neseplerin karışmasını önlemek ve babayı belirlemek üzere sünnetle öngörülen bir bekleme türüdür. Yalnız evlilik dışında yanlışlıkla veya isteyerek cinsel ilişkide bulunmuş ya da ırzına geçilmiş kadınlar hakkında söz konusu olur. Meselâ; zorla kaçırılan ve ırzına geçilen bir kız çocuğu, başka bir erkekle evlendirilmek istendiğinde, gebe olup olmadığının anlaşılması için bir hayız süresince, eğer hayız görmeyen cinsten ise bir ay süreyle bekletilir.Bundan sonra evlenebilir. Kendisini kaçıran erkekle evlenecekse, böyle bir bekleme ihtiyacının bulunmadığını yukarıda belirtmiştik.

Zina eden bir kadınla gebe olmadığı takdirde, bir hayız süresince istibra yaptıktan sonra evlenmek caizdir. Bu bekleme koca için menduptur. Evli olan cariye iki hayız süresince, bekâr olan ise istibra ile iddet bekler.

İstibradan maksat; insan varlığına saygı, neseplerin karışmasını önlemek ve Yüce Allâh’a kulluktur.

Hz. Peygamber, Evtaslıların esir alınan kadın ve çocukları ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Gebe olan kadınla doğuma kadar, gebe olmayanla ise bir defa hayız görünceye kadar cinsel ilişkiye girilmesin.”[3] Başka hadislerde de bu konu şöyle düzenlenmiştir: “Başkasından gebe kalmış bir kadına hiçbir erkek kesinlikle yaklaşmasın.”[4] “Allâh’a ve âhiret gününe îman eden bir kimse, suyunu başkasının çocuğu üzerine akıtmasın.”[5] Ebû Dâvud’ta bu hadisin son kısmı şöyledir: “Allâh’a ve âhiret gününe îman eden bir kimse, esir olarak ele geçirilen bir kadınla, istibra yaptırmadıkça cinsel temasta bulunmasın.”

Zina Veya Batıl Evlilik Durumunda Kadına İddet Gerekir mi?

Evli bir kadın zina etse veya bir erkek mahrem bir hısımı ile yahut durumu- bilerek iddet beklemekte olan ya da başkası ile evli bulunan bir kadınla evlense ayrıldıktan sonra bu kadınlar iddet bekler mi?

Yukarıdaki durumlarda kadın gebe ise, doğuma kadar kocasının ona yaklaşmaması gerektiğinde mezheplerin görüş birliği vardır.

Eğer kadın gebe değilse Hanefîlere ve Şâfilere göre zinada da batıl evlilikte de kadına iddet gerekmez. Çünkü batıl evlilik de zina hükmündedir. Muhammed eş-Şeybânî’ye göre ise bir ay hali süresince istibra yapması iyi olur.

Mâlikî ve Hanbelîlere göre, kadının cinsel temas tarihinden itibaren üç defa ay hali görerek istibra yapması gerekir. Burada kocanın ayrılmış olması veya vefat etmiş bulunması da sonucu değiştirmez. Ancak istibrâ süresi içinde kocanın bu kadına yaklaşması haram olur.

Diğer yandan, erkek başkası ile evli olduğunu bilmeksizin bu kadınla evlenmiş olur ve cinsel temasta da bulunmuş olursa daha sonra ayrılınca kadının normal iddet beklemesi gerektiğinde görüş birliği vardır. Çünkü burada fasit nikâh söz konusu olur, fasit nikâhta ise iddet gerekir.[6]

20. Yüzyıl İslâm Ülkelerinde İddet Uygulaması

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl başlarında hazırlanan İslâm Aile Kanun­larında iddet konusu, genel olarak klâsik fıkıh kaynaklarına uygun bir şekilde düzenlenmiştir.

Mısırlı Kadri Paşa (ö.1306/1888) hazırladığı “el-Ahvâlû’ş-Şahsiyye” adlı 647 maddelik “Aile Kanunu”nda 14 madde (Mad. 310-323) iddete ve 8 madde (Mad. 324-331 )’de iddet nafakasına olmak üzere bu konuya 22 madde ayırmıştır. Adı geçen kanunun 27 ve 132. maddelerinde iddet beklemekte olan bir kadınla aktedilecek evliliğin geçerli olmayacağı ve bunu bilerek yapan kocaya, eğer cinsel temasta da bulunmuşsa en ağır şekilde ceza verileceği belirtilmiştir.

1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi ise iddeti 11 madde olarak düzenlemiştir. 140 ncı maddede, 15-55 yaş arasında olup da boşanan ve ay hali görmeyen kadınlar hakkında İmam Mâlik’in görüşüne uyulmuştur. Hanefîlere göre böyle bir kadın 55 yaşına kadar bekledikten sonra şüpheye dayalı olarak üç ay daha bekler ve o zaman iddeti sona ermiş olur. İmam Mâlik’e göre ise böyle bir durumda gebelik sınırı olan dokuz ay beklenir ve şüpheden dolayı üç ay daha bekledikten sonra 12 ayda kadının iddeti bitmiş olur. Nitekim maddenin esbâb-ı mucibe lâyihasında sonradan gelen (muteahhırûn) hanefî fakihlerinin de bu şekilde fetva verdikleri belirtilmiştir. Gerekçe olarak da; kadının uzun yıllar iddet beklemesi, başka bir erkekle evlenmesine engel olduğu gibi, kocasının da yıllarca iddet nafakası ödemesine yol açtığı için bu durumun her iki eş için de zararlı oluşu gösterilmiştir.[7]

Dipnotlar:

[1]. Kâsânî, age, III, 300 vd.; İbn Âbidîn, age, II, 826, 832 vd.; İbnü’l-Hümâm, age, III, 275 vd. [2]. Kâsânî, age, III, 300 vd.; eş-Şîrâzi, el-Mühezzeb, II, 143 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 463 vd.; Zühaylî age, VII, 646 vd. [3]. Ebû Dâvûd, Nikâh, 44; Tirmizî, Siyer, 15; Dârîmî, Talâk, 18; Ahmed İbn Hanbel, III, 72, 87. [4]. Ahmed İbn Hanbel, II, 368; Şevkânî, age, VI, 306. [5]. Tirmizî, Nikâh, 35; Ebû Dâvûd, Nikâh, 44. [6]. İbnü’l-Hümâm, age, II, 383; 384; İbn Rüşd, age, II, 40, 41; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I, 526; İbn Âbidîn, age, V, 265; İbn Kudâmâ, age, 499, 502-504; Zühaylî age, VII, 668, 669. [7]. bk. Ahmet Akgündüz, Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuk Külliyatı, Diyarbakır, 1986, s. 329, 330; Orhan Çeker, Aile Hukuku Kararnamesi İstanbul, 1985, s. 81.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

KISACA İDDET NE DEMEK?

Kısaca İddet Ne Demek?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.